SEYAHAT ANILARIM

Süpermarkette Köpek Maması ve Gıcık Kadın..

Gecen gün süpermarkete gidip fabrikadaki köpekler için resmen 2 çimento torbası büyüklüğünde kopek maması aldım, ödeme yapmak için kasa kuyruğuna girdim, orta yaşli şişman bir kadın beni omzuyla ite ite önüme geçti, yaptiği saygısızlık yetmiyormuş gibi dönüp pis pis de yüzüme baktı.. Hayli sinirlendim, kendimi kontrol etmeye çalisirken birden döndü
" Kopeğiniz mi var?.." diye sordu..
Yok hayatim Fil'im var.. Tövbe tövbe zaten gıcığim kendisine ama hırsımı alabilmek için onunla dalga gecmeyi planladim..
" Kopegim yok.." dedim, " Tekrar 'Purina' diyetine giriyorum da, bir onceki diyete hastanede yatmak zorunda kalarak ara vermistim, ama iyi tarafi insan 1 haftada 7 kilo verebiliyor.."
Konu 'Diyet' olunca bizimki iyice kulak kabartti, onu en zayif noktasindan yakaladigimi o an anladim, ve ayni konuya heyecanla devam ettim..
" Mukemmel bir diyet, yapacaginiz tek is cebinizi kopek mamasi tabletleriyle doldurup aclik hissettiginizde agziniza 1 - 2 draje atmak.. Son derece komple bir gida, saclariniz da dokulmemeye basliyor.."
Bu arada kasa kuyrugundakiler kulak kabartip benim kadinla dalga gectigimi anladilar ve hafiften kikirdamaya basladilar..
Kadin son derece ciddi, gozluklerini duzeltip iki elini yumruk yapip beline dayayarak
" Pekii, niye ara verdiniz diyete?.. Metabolizmaniz mi bozuldu?.. Zehirlendiniz de mi hastaneye dustunuz?.." diye makineli tufek gibi sormaya basladi,
" Yok..yok.." dedim, " Karsidan karsiya gecerken birden durup sag ayagiimin topugunu enseme dayayip kicimi yalarken araba carpti..!"
Siradakiler resmen dagildilar, tam arkamdaki adam inanin gulmekten kalp krizi geciriyordu..

NİKARAGUA 2009

NİKARAGUA Mayıs 2009

16.05.2009 Cumartesi

Yahu nerden çıktı bu Nikaragua?.. Hep Costa Rica’ya gitmeyi planlarken birden bu seyehat çıkıverdi..

Hiç aklımda yoktu, geçen sene yazışıp teklifler vermiştim, küresel ekonomik kriz gelir gelmez birden kesilivermişti iletişimimiz.. Mr. Hans Pries beni başkenti Managua’da karşılayacağını söyledi, Crowne Plaza Hotel’den yer ayırtmış bana, Eee, şaka maka beklemelerle yol 24 saat’e yakın sürüyor.. Nikaragua’nın haritadaki yerini kimse bilmiyor. Biletimi alırken Vista Turizmdeki ilgili gençte ‘ Managua’yi bilemedi, bana “ ‘Mana’mı?.. Nee?..’Gum’ mu?..” falan gibi sesler çıkarttı..Hiç duymamış daha önce.. Nikaragua ‘ Etrafı su ile çevrili kara parçası’ anlamına geliyormuş.. İnternette öyle yazıyor, valla ben de onun yalancısıyım.. Aqua, gua ‘su’ anlamındaysa doğru olabilir.

Yolculuk İstanbul – Madrid – Miami – Managua şeklinde olacak.. 16 mayıs 2009 günü sabah 06.55 te Iberia ile hareket ettik. Ben, eşim Sevgi’nin ikazı ile koridor tarafında oturuyorum. Uçağımız her iki tarafında da 3 er koltuklu Sol yanımda 2 tane evde kalmış kız kurusu var. Şimdi şu yazdıklarımı görürler diye ödüm kopuyor. Cam kenarında oturanı hayli şişman çantasından ‘ Diyet Çikolata blokları’ çıkartıp çıkartıp yiyor.. Çikolatalar nerdeyse soygun filmlerinde merkez bankalarından çalınan kiloluk altın kalıplarının yarı boyutunda.. Üzeri parlak sarı varak kaplı..Gören de bu kız irisi ‘diyet yapıyor’ zannedecek.. İkisi de Mayorka’ya gidiyorlar.. Oralarda bunlara kesin bakmazlar.. Elleri boş dönecek zavallılar. Ondan sonra da Mayorka’ya b.k atarlar “ Yani.. Ne biliiimm..Pek bi şiyy yok ..” diyip yanıltırlar insanları..

Uçak kalktı, hostesler can yeleği denize düşersek nasıl kullanılacak onu tarif etmekteler, bana yakın olan hostes güzel bir kız.. Bir an okyanustaki o ıssız adaya onunla birlikte düşeceğimi düşlüyorum.. Anam..! Hiii..! Ya yanımdaki o şişko kız da kurtulursa sıçtık yani.. “ Diyet hindistancevizleri adanın öteki yanında..!” diyerek sepetlemeyi düşünüyorum onu..”

Kahvaltı servisi başladı, kaşarlı yumurta ve sosis.. Gerçekten çok lezzetli.. Üç sıra önümde küçük bir bebek var yabancı ve ağlamıyor.. Ankara’dan Istanbul’a gelirken bizim Türk bebeği 45 dakikalık yolculuğu dayanılmaz hale getirmişti..Ağlayınca ödün verilen çocukların yanlış eğitimi sonucu böyle olunuyor..

Tam yanımda iri şişko Mayorka yolcusu diyet çikolata blokları tüketen kızın arkadaşı oturuyor.. O evlenip boşanmış, 14 yaşında bir oğlu varmış, Kocası bunu boşayıp yeniden evlenmiş.. “ Ben de evlenmek istedim ama oğlum izin vermedi..” diye bağırarak anlatıyor.. Pöh, külahıma anlat sen onu.. Öbür şişko “ Mmmm..” diyerek gözlerini belerterek bir şeyler yutmaya çabalıyor.. Dinlemiyor arkadaşını, aklını ağzındaki o ‘şey’i yutabilme konusuna yönlendirdiği boş bakışlarından belli..

Gideceğim yol çok uzun olduğu için İstanbul – Madrid bana çok kısa geldi.. Tam 4 saat sürdü.. Madrid’e geçen yıl gelmiştim, buradan Caracas / Venezuella’ya geçmiştim. Hava alanında sigara içebilmek için cam akvaryum odalar var. Tiryakiler için duyurulur.. Sen onca yıl milleti sigaraya alıştır, ondan sonra bir günde zart! diye yasakla.. Olacak iş mi bu?..

Acaba Nikaragua da nasıl karşılanacağım?.. Nasıl tiplerle karşılaşacağım?.. Yarın günlerden Pazar olduğu için bana Pries ülkeyi gezdireceğini söyledi, heyecanlıyım.. U terminalinden 68 numaralı çıkış kapısından IB 6123 sefer sayılı uçakla hareket etmek üzereyiz. Yanımdaki adam aynen Fenerbahçe teknik direktörü Aragones’e benziyor.. Ligdeki hüsrandan sonra tüyüyor mu acaba?.. Aziz’,i telefonla arasam mı?..

Uçağımız hareket etti, “ Karnım acıktı, ne yesem ?..” gibi saçma sapan şeyler geliyor aklıma 9.5 saat sürecek yolculuğun psikolojik getirileri mi bunlar?.. Uçak çok büyük A340 / 600 kenarlarda 2 şer kişilik, ortada 4 kişilik koltukları var. İki kişilik koltuklarda koridor yanındayım.. Yanımda getirdiğim gazetelerde çözülmeyen bulmaca kalmadı, öğle yemeği seçenekli Pasta?.. Pollo? Neyse “Pollo” tavuk demekmiş öğrendim.. Bir sürü bebek var ama hiç biri ağlamıyor, bir ağlama sesi yok.. Ağlayan bebek konusunda Türkler uzmanlaşmış vallahi, bir tek “viyak “ yok yahu..

… Tam 3 saat yolum kaldı Miami’ye ordan sonra yine 3 saat uçak.. Yahu bitmiyor bu yol.. Gazete tutmaktan ellerim parlak siyah bir renk aldı, gömleğim büzüştü bi tuhaf oldum sanki.. Bir de bunun dönüşü var.. Bu manyak müşteri beni nerden buldu?.. Diğer yolcuların da yüzü gözü değişmeye başladı sanki,, Herkez şişti resmen.. Uçaktaki koltuğumdan TV ekranını göremiyorum, sürekli gazete okuyorum İkoncan Eda’dan Öğğrrkk! Geldi, nereyi açsam o yahu.. Başka yazacak kimseniz yok mu?..
Arkamda iri bir erkek yolcu oturuyor, sıkıldı o da.. O nedenle sık sık koltuğundan kalkıyor, kalkarken de benim koltuğumda başımı dayadığım yere arka taraftan tutunup kalkmaya çalışıyor, koltuğum ve tabii ona yaslanmış ben “mancınık gibi” geriye geriliyoruz, adam kalkmayı başarınca koltuğumun baş kısmını “rank!” diye bırakıveriyor, nazik başım koltuktan 10 cm. öne fırlıyor.. Bir daha yapmasın diye her seferinde daha da abartılı öne doğru fırlamama rağmen adam oralı değil.. Bana gıcık sanki.. Sevse yapmaz..

Miami havaalanına indik.. Buraya 15 sene önce gelmiştik.. Bina çok eskimiş tabii.. Atatürk ve Esenboğa havalimanlarından sonra dökme mozaik döşemeli bu eski bina üzerime üzerime geldi.. Transit yolcu olmama rağmen ABD polisi beni ve tüm oraya inen yolcuları çok sıkı denetliyor.. Parmak izlerim pasaportumdaki Amerikan vizesi kayıtları ile karşılaştırılıyor kontrol tamamlanınca koridorlardan koridorlara yine kontroller, kemer gözlük ayakkabı, lap top incelemeleri ve sonunda Managua uçağının kalkacağı D30 numaralı kapıya ulaştım. ‘ Odada içerim’ diye duty free’den bir şişe Chivas Regal aldım, şişeyi bana vermediler, uçağa girerken vereceklermiş, acayip emniyet tedbirleri var. Bizim işçileri hayatta buradan geçirmezler. Kesin yüzerek falan gelmeleri lazım Nikaragua’ya.. Bizim işçi Orhan’ı düşünebiliyor musun
“ Abey bu denizin üzerindeki bana doğru gelen üçgen sac plaka mı?..”
“ Yok Orhan o köpekbalığının yüzgeci.. Biraz daha hızlı yüz yavrum..”

Eveett, son uçağa da bindim. Miami – Managua saat 18.15 te kalkıyor. Türkiyede saat gecenin 01 küsur’u, orda sabah olmak üzere.. Bu sefer yerim pencere kenarı, içeride bir sürü ağlayan çocuk var, biri de tam arkamda, sesi korkunç.. Hayır hayır korkunç değil bu çocuk tam bir canavar.. Tam kulağıma gelip çığlık çığlığa ÇIĞLIKLIYOR..! Koltuğumu tekmeliyor, onun sesi yetmiyormuş gibi yanımda oturan anneannesi veya babaannesi olacak manyak içine demir bilyeler doldurulmuş teneke kutuyu canavarın eline sıkıştırdı, çocuk sallayıp duruyor bir yandan da viyaklıyor, sabret yıldırım 2 saat 40 dakikan kaldı.. Şuna bir patlatsalar ne güzel uyuyacak yavrucak..!

Küba’nın sağından geçtik az kaldı az.. Acaba Hadise kaçıncı oldu?.. İnşallah geldiğime değer.. Uçaktakilerin tamamı buralı, evlerine dönen hizmetçilerin servisi gibi bir uçak..
Evet sonunda Nikaragua’ya indim. Uçağın çıkış kapısında “ YILDIRIM TUNA ” diye bir levha, “ Benim?..” dedim, hemen öne alındım, Domuz Gribi için termal kamerada fotoğrafım çekildi, alnım kıpkırmızı çıktı, çeken adam “ İyisin..” anlamında bir işaret çaktı, beni aldılar, pasaportumu isteyip VIP salonuna getirdiler.. VIP salonundaki eşyalar 1930’lardan kalma, salonun köşesinde 80li yaşlarda biri oturuyor, hala hayli yakışıklı b ir Alman ve karşımda Mr. Hans Pries..

Ayağa kalktı, elimi sıktı, sohbete başladık. Kendisinin Nikaragua, Costa Rica, Honduras ve Miami’de ofislerinin olduğunu öğrendim, Makine alıp satıyor, Costa Rica’da oturuyor ve 55 senedir buralarda yaşamakta.. Buranın “ Boss”u ve 1. sınıf vatandaşı ki herkez ona yaranmak için pervane oluyor, Pries’ın tek yaptığı şey cüzdanını açıp içinden koyu lacivert renkli para çıkarıp uzatmak.. Tıpkı Yunus Balığı eğiticilerinin istenilen hareket yapıldıktan sonra kovadan bir balık alıp hayvanların ağzına tıkmaları gibi..

Neyse pasaport halloldu ama bavulumu bulamadılar.. Hiç üzülmedim, neden bilmem?.. Çünkü hazırlıklıydım.. Daha evvel Miami’ye her gelişimde bavulum kaybolmuştu. Bir seferinde içinde rakı olan bavulumu Meksika’nın Cozumel adasına kadar getirmişlerdi, hem de kırmadan..

Biz bavulsuz otele geldik. Otel Managua Crowne Plaza.. Müthiş bir rutubet ve her taraf nem kokuyor.. Bilirim bu kokuyu Sri Lanka’dan.. Başka türlü etraf yemyeşil olmuyor..

Otele girdik, fiyat kahvaltı dahil gecesi 95 dolar.. Buranın en iyi otellerinden biri.. Tam o sırada Mr. Pries’e bir telefon geliyor, bavulumun bulunduğu müjdesini bana iletiyor.. Burada saat akşam 20.30 Türkiye’de sabahın 05.30’u uykusuzluktan ölüyorum, millet cumartesi gecesi eğlencesi peşinde.. Aramızda tam 9 saat fark var. Türkiye günü önceden yaşıyor tabii..

Odam çok güzel, çift kişilik bir yatak, temiz ama eski malzemelerle oluşmuş bir küvet, son model bir TV, internet bağlantım da var, ve saat 21.00 oldu, yatıyorum, tabii bu saatte Türkiye’de saat 06.00 , o yüzden 4 saat sonra ‘ZIPP..!’ ayaktayım.. Vücut hala Türkiye saatine kurulu tabii.. Tekrar yatıp sabah 05.00 te kalkıyorum, hava yavaş yavaş aydınlanıyor.. Otelin önünde bayrakları var, üstte ve altta 2 mavi, ortada beyaz şerit, beyaz şeridin ortasında bir üçgen, üçgenin içinde yan yana 5 tane yanardağ var. Etrafında “ Republica de Nicaragua, America Central “ yazısı ile de bir daire oluşturulmuş. Sanki Ege’de toprak yollarla asfalta bağlanan bir sahil kooperatifinin amblemi gibi..

17.05.2009 Pazar

Kahvaltıya indim, çok güzel bir otel, yerlileri çekik gözlü, esmer.. Kahvaltıda çayımı getiren yaşlıca garson kadın benden bahşiş istedi, asansörün kapısını açan adam da öyle, para bozdurmam lazım.. Para birimleri ‘ Cordoba ‘, 1 dolar = 20.25 Cordobaymış.. Türkiyede hemen herkes benden anahtarlık ve magnet getirmemi istedi, bir saat sonra gelip beni alacaklar. Bu gün Nikaragua’yı gezeceğim, yarın fabrikalarına gideceğiz. Fabrikaları faal bir volkanın yanındaymış.. Yola çıkarken bavulun sapı koptu, gözlüğün camı düştü, bavulum kayboldu, şimdi de rahat o volkan patlamaya başlar diye düşünüyorum.

Kahvaltıda yemediğimi bırakmadım. Yeşil kağıda sarılı bir şey yedim içli köfte gibi ama buharda pişmiş etrafı pirinç içinde domuz eti var.. Daha sonra mor bir pilav, üzerinde Meksika fasulyeleri, cıvık cıvık değil ikisi de ayrı pişip birbirine karıştırılmış, çeşitli peynirler, salamlar, ve en son mango, ananas ve papaya..

Saat 10.00 da Mr. Pries otelin lobisine geldi, Toyota bir arabası var, şoförünün adı Tony Managualı.. Doğru Masaya Milli Parkına götürdüler beni.. Dumanlar saçan bir krater halen aktif.. Mr. Pries giriş ücretini ödememek için bir sürü kağıtlar çıkardı, her halde ‘yabancı yatırımcı’ diye bir takım indirimleri var, giriş ücreti en fazla 2 dolar, onu bile ödememek için kapıdaki görevliye beni çok farklı tanıttı sanırım, İspanyolca bilmiyorum ama insan hissedebiliyor.. Bunun üzerine görevli kız benimle İngilizce konuşmak istedi, cevap vereceğim ama Herr Pries’in söylediklerini bozarım diye saçmalayıp inguş – urdu dili gibi benim de anlamadığım bir dille cevap vermeyi tercih ettim, kız cevabımı anlamayınca sinirlendi ve neyse kapıdan geçtik.. Kısa boylu ağaçlardan kurulu bir bitki örtüsü hakim Nikaragua’da.. Sri Lankayı gördükten sonra buradaki ormanlar insana “ lahana tarlası “ gibi geliyor.. Herr Pries’e “ Burada hayvan var mı?..” diye sordum, “ Var..!” dedi tereddütsüz, “ Hem de 5.5 milyon tane ..!” ( Nikaragua nın nüfusu 5.5 milyon.. Çok güldüm bu esprisine )

Çok hafif bir rampayla Masaya’ya çıktık, krater ağzı olduğu için etrafı da sevimsiz.. Delik 50 metre çapında ve içinden dumanlar çıkıyor, başka bir numarası da yok..En önemli mesire yerleri buysa yandık..
Her sene Berlin Turizm fuarına gide gide “ Hangi ülke gezilebilir?..” az çok hissediyor insan. Broşürlerine bakacaksınız, örneğin Pamukkale, Kapadokya gibi özelliği olan bir yeri göstermiyor, onun yerine tabakta soluk bir balık resmi, meyveler, kalabalık Pazar görüntüleri falan varsa demek ki o ülkede hiçbir şey yok, asla programına almayacaksın. Bunlar da beni buraya getirdiklerine göre Nikaragua’ya gelinmez arkadaş.. Hem de 24 saat uçak yolculuğuyla.. Pöh..!
Tepede 1 – 2 fotoğraftan sonra ( ..ki o da dumandan net çekilemiyor ) bendeniz kel tiryaki bir sigara yakıyorum .. Hani keyif sigarası yakılır ya.. Ulan neyini içeceksin şunun?.. Her tarafın zaten duman.. Bir de krateri tam tepeden görebilmek için nefes nefese onlarca basamak tırmanıyorsun.. Saçmalık işte.. Şöyle elimde sigara hava atacağım sanki..

İşin daha da kötüsü dönüşte milli parkın içinde güzel bir binanın önünde durduk.. Meğer orası müzeymiş.. Bir ilkokul sergisi gibi Masaya kraterinin maketini yapmışlar, kraterleri yaptıktan sonra faal olduklarını gösterebilmek için ağzından dumanlar çıkaracaklar ya kara kalemle yukarı çıktıkça genişleyen bir tirbişon çizip maketteki krater deliklerinin içine sokmuşlar.. Olmuş mu sana avcılar geliyor diye kafasını kuma sokup saklanan devekuşu sürüsü götü..
Ziyaretçiler “ sırf gittik orayı da gördük “ diye anlamsız yüz ifadeleri ile geziyorlar orayı..
Bu arada ortaokul öğrencilerinin çizdiği çiçek resimleri , altında İspanyolca ve İngilizce o çiçeğin ne olduğunu açıklayan yazılar vs..

Bir de kurutulmuş hayvanlar bölümü var, inanılmaz.. Araba çarpmış bir kedi ölüsünü sopalarla dik tutmuşlar “ Bu ne?..” dedim Herr Pries’e “ Puma..!” dedi.. Ulan ne puması, bu bizim kasabın kedisi Minnoş.. İnsan bununla karşılaşa balık kılçığını önüne at ve yürü git, o kadar.. Bir tek Amarillo ilgimi çekti o da tesbih böceğinin biraz irisi bir ebatta .. Eti çok lezzetliymiş, öyle diyor Pries.. Zaten yolda su kaplumbağa görüyor, “ Mmmm..” diyor gözlerini yumup lezzetini bana vurgulamak için tam o sırada hayvanlar kaçışmaya başlıyor.. Bir taşın üzerinde tünemiş 3 – 4 su kaplumbağası var, Şoför Tony olar suya atlasınlar da bu içine ettiğim memleketinde görülebilir bir şeyler olsun diye el çırpıp gürültüler çıkartıyor hayvanlarda “ gık “ yok, ama bizim iri Alman Pries “ Mmmm..” yapıp onlardan yapılmış çorba içiyor havası verince hayvanlar vaziyeti çakıp “Cumpp..!” diye aynen suya atlıyorlar..

İkinci durağımız Loca de Nicaragua.. Yani Nikaragua gölü.. Gölün yüzölçümü 80.000 Km2 imiş.. Bir tekne tutup ancak bir bölümünü gezebiliyoruz.. İçinde iki büyük ada ve onların üzerinde faal yanardağlar var.. Daha sonra Caterina denilen turistik bir kasabaya gidiyoruz. Orası tepeden küçük bir gölü görüyor.. Göl manzaralı yan yana 3 – 4 restoran var burada yemek yeniliyor, ve en önemlisi yemek yerken masanıza gelen müzik gurupları sizin için Latin müzik yapıyorlar.. Bizim masaya gelen gurup Pries’i taniyor, onun istediği şarkıları arka arkaya çalıyorlar.. Gurup 3 kişi, solist olanı çok çirkin kısa boylu bir adam.. şehirlerarası otobüslerin mola yerinde satılan camları parlak boktan gözlüğü en göze batan özelliği.. Onun yanı sıra sakalları, bıyığı, kıyafeti o kadar özensiz ki.. Ama çok değişik bir sesi varbize en az 10 şarkı söyledi, Pries 200 Cordoba verdi, şarkının tanesi 1 dolara geldi, müthiş memnun ayrıldılar masamızdan.. O sırada yandaki masa başka bir gurup getirmiş, harika bir müzik, hiç tanımadığım bir çalgı bütün sesleri kapatıyor ve nefis sesler çıkartıyor adı “ Marimba..” buraya gelirseniz Caterina’ ya mutlaka gelin ve mutlaka burada Marimba dinleyin..Hem yemekleri de çok enteresan.. Ne isterseniz aluminyum döküm bir tepside fırından çıkmış şekilde geliyor, balık isterseniz balık, karides, patates, illa ki muz döküm tepsiye dizilip pişiriliyor, fışır fışır sesler çıkararak olanca sıcaklığı ile masanıza konuluyor, Yanılıp ta bileği ile dirseği arasındaki yumuşak dokuyu yakanlar Ayyayayyayaaaayyyy..! diye bağırıp nefis Latin müziğine eşlik ediyorlar..

Saat 16.00 Türkiye de gece yarısı 01.00 eee uykum gelir gibi oldu, aslında odamı da sevdim biraz bilgisayarla uğraşmak istedim. Pries te yoruldu, beni otele bıraktılar, Miami’den satın aldığım Chivas’tan 2 duble sonra akşam otelin karşısındaki alışveriş merkezini keşfettim.. Aynı Türkiye gibi en üst katta yiyecek – içecek yerleri ama yerel tatlar yani öğğrrkk..! Hamburger ekmeği bile tuhaf kokuyor, çeyrek porsiyon tavuk alıp sadece onu yedim ve evr elini uyku.. Ertesi sabah direk fabrika.. Beni 07.30 da alacaklar..

18.05.2009 Pazartesi

Evet, tanıştık.. Genel Müdür Mr. Marco şüpheci biri ama zaman geçtikçe, beni dinledikçe tanıdı, inandı, beyninin % 55’inin onayını aldım, gerisi yarına..
Bu arada diğer mühendislerle tanıştım, Pries haklı.. Bunlar gerçekten işe yaramaz tipler.. Metre ile ölçmesini bile bilmiyorlar nasıl iş bu?.. Hayret..! Çok az maaş alıyorlar ama yaptıkları iş sıfır.. Öğle yemeğinde Pollo yedik “tavuk yani..” Başka bir şey yiyemiyorum çünki tek bildik lezzet o..

Akşama kadar fabrikadaydım. Baretsiz fabrika binasına girilmiyor, bir tek girebilen Herr Pries, “ İçine ederim lan, 50 senedir takmadım o şey’i..” diyor millet itiraz edemiyor. Ama zavallı ben koymuş oldukları kurallara saygılı davrandığımı vurgulamak için hiç te alışık olmadığım o terleten şeyi takıyorum ve 40 derece sıcaklıkta acayip terliyorum..

Otelde oda servisinden “Kulüp sandviç “ ve tumba yatak.. Yarın sabah 08.20 de lobide olacağım..

19.05.2009 Salı

Sabah 08.20 de aldı beni Pries ve yine fabrikaya gittik. Fabrikada tam 200 kişi çalışıyor ama gerçek çalışan sayısı 40 ‘ ı geçmez. Ana giriş kapısında en az 4 – 5 kişi var güvenlik, daha sonra her iç holde ayrı bir güvenlik ve hiçbir şey yapmadan bön ve avanak bir bakış geliştirmişler öyle bakıp duruyorlar..
Mr. Marco Nikaragua Bayındırlık Bakanlığından bir gurup inşaat mühendisi getirmiş, ben onlara statik projeyi hasır çelik olarak nasıl tahvil etmek gerekir o konuda konferans veriyorum. Mühendisleri çok kötü yetiştirilmiş. Nikaragua deprem bölgesi.. Managua daki bütün binalar 1 veya bilemedin 2 katlı.. 4 katlı neredeyse 3 bina var, Hilton, Intercontinental ve Crowne Plaza otelleri.. Kullandıkları demir çapları çok ince.. Bilmiyorlar nasıl nerede ne kullanılır, ben tek tek çizerek, yazarak izah ettim, anlamış yalamış yutmuş havalarındalar ama bence her şeyi hemen unuttular. Not bile almadılar çünkü..

Gece Eskimo denilen bir restorana davetliyim.. Söylediklerine göre bizden makine alacak firma Nikaragua’nın Ordu Yardımlaşma Kurumunun en yüksek hisseye sahip olduğu firması.. Dolayısıyla en yüksek hisse sahibi olan ordu’nun bir generali General Somoza beni yemeğe davet etmiş.. Burada toplam 8 general varmış.. Somoza da onlardan biri..

Akşam yemeği için Tony beni 18.15 te otelimden aldı ve Hans Pries’in evine götürdü.. Aman Tanrim..! Ben böyle ev görmedim.. salonlardan salonlara, oradan iç bahçeler’e, oradan ofisler, odalara geçiliyor.. 2500 m2 ev.. Çalışma odasının tavanı 5 metre yükseklikte masasının arkasında dev bir antika ayna var Duvarlarda timsah, fildişi, 2000 yıllık antikaların sergilendiği raflar anlatılır gibi değil.. Hayran kaldığımı ifade ettim, “ Eee..” dedi, “ Böyle bir ülkede yaşıyorsam bu tip lüksümün de olması lazım..! Vazgeçemediğim şeyler vardır.. Şoförüm, temizlikçim, sekreterim, güvenlik elemanım ve evim..” İmrendim resmen, yakışıklı, varlıklı bir adam.. 78 yaşında muvaffak olmuş, sağlıklı, ve tropik bir ülkede yaşıyor, yaşadığı bu ülkede çok ta ayrıcalıklı..

Oradan birlikte Eskimo restoran’a gittik.. Harika bir balık ve şarap.. General Somoza telefonla arayarak gelemeyeceğini bildirdi, çok üzgün olduğunu iletti, ben de nezaketinden dolayı teşekkür ettim.. Kuruluşun genel Müdürü Mr. Marco ve Ordu iştirakler genel Müdür yardımcısı Mr.Tito yemeğe katıldı, Mr. Pries ve ben.. Tito’ya mevzu olsun diye “ Çocuğunuz var mı?..” diye sordum “ 8 tane..” dedi, dalga geçiyor zannettim, ama burada adet böyleymiş..Bu arada Mr. Marco’nun 6, Pries’in de 6 çocuğu olduğunu öğrendim.. Burada meğer her kez minimum 5 – 6 çocuklu olurmuş..Saat 22.30 da restorandan ayrıldık, otele döndük ve 07.15 te buluşmak üzere havaalanına gitmek için Pries le sözleştik..

20.05.2005 Çarşamba

Havaalanında Pries yine beni VIP’e aldırdı, oradan Miami’ye TACA havayollarına ait bir Airbus A 321 uçağı ile hareket ettik.. Miami’ den aktarma yapmak tam bir rezalet.. Tekrar pasaport kontrol, kemer ve ayakkabıları herkes çıkarıyor, itiraz eden yok, parmak izinize kadar kontrol, ve devasa havaalanında biniş kartı alacağınız kontuarı arıyorsunuz . Mesafeler çok uzak, yürüdükçe yürüyorum, sonunda kendimi kapının dışında buluyorum.. canım sigara içmek istedi, kaldırımda bile sigara içmek yasak, Yakında içeni yatırıp… Yani onun için hiç içmemek gerek..
Derken uçağımı buldum, Bir Boeing 777.. G20 de oturuyorum bu uçaklarda size bu numarayı tavsiye ederim, business class’ın bittiği yerin hemen arkası.. önümde bacaklarımı uzatabileceğim 1.5 metre bir mesafe var.. Tam “ Yaşasın..!” derken yanıma orta yaşlı İspanyolca konuşan iki bayan arkadaş oturdu, yahu bir insan bu kadar yüksek sesle, sert ve kesintisiz mi konuşur?.. “Yerim ne iyi..” derken başıma geleni görüyor musunuz?..

Tam önümdeki business class ‘ta şampanya servisi yapıyorlar bize su bile yok hala.. Onların battaniyesi kapitone bizimki kötü bir polar.. Onlara seçenekli yemekler domuz et veya tavuk bize dedim ya gelen giden bile yok.. Şu verdikleri yastığı yandaki kadının ağzına mı bastırsam?. Tanrım susmuyor... Konuşurken yanındaki arkadaşına da dönmüyor, bana mı söylüyor ne?..
Öndeki businees ta şarap seçiyorlar, birazdan saldıracağım, bizim bölümde sanırım içecekleri parayla satacaklar.. Şunların boş şarap şişelerini toplayıp satsam bana bedava içecek verirler mi?..
Hiiii..! öndeki yolculardan biri şarabı tattı, beğenmedi ve geri gönderdi..

Eveett.. Tam 24 saat süren bir yolculukla Ankara’ya geldim.. Bu gün 21.mayıs.2009 oldu..Sevgi sağ olsun beni havaalanında karşıladı, köpeğimiz Bigi beni özlemiş, darısı sağlıklı, heyecanlı, kazançlı diğer yolculuklara..

Sevgilerimle..

Yıldırım TUNA

ANKARANIN GECEKONDULARI

KOMİK BİR ANI..

ANKARANIN GECEKONDULARI MEĞER NEYMİŞ ?..

Sene 1978, Ankara’da Türkiyenin ilk Hasır Çelik Firmasında Fabrika müdürü olarak çalışıyorum.. Çalıştığım firma o zamanlar Suudi Arabistan’dan inşaat işi almaya çabalıyor..
O nedenle de bir Suudi Arap, firmamızın misafiri olarak Ankara’ya gelmiş ve Meclisin karşısındaki Ankara Otelinde kalıyor..
Şirketimizin sahibi Erkan bey “ Yıldırım..” dedi, “ Sen misafirimizi otelden al, Etnografya müzesine , Anıtkabir’e falan götür, saat 15.00 e kadar büroya getirme.. Biz o arada fiyat teklifimizi hazırlayacağız..”
“ Peki..” dedim, şirketin kullanmam için bana verdiği 06 KR 647 plakalı Murat 124’une atladım, doğru Ankara Oteli’ne..
Resepsiyonda misafirimizin adını verdim, lobi’de Suudi Arabistan yerel kılığı ile şişman, asık suratlı birine doğru baktı ilgili memur, “ O..” dedi, kendisine doğru yürüdüm, beni görünce gayet isteksiz doğrulmaya çalıştı, ve birlikte otoparka doğru ilerledik, kapıyı açtım, ön’e tam yanıma oturdu, hareket ettikten sonra “ Sir..” dedim, “ Sizi Etnoğrafya Müzesi’ne ve Anıtkabir’e götüreceğim..”
“ Hayır..” dedi, “ Oralar ilgimi çekmiyor.. Ben şehri tanımak istiyorum..”
Yola koyulduk.. Ankara o zamanlar bu kadar gelişmemiş ve bir “ + “ şeklinde bir uçta Ulus, öbür uçta Cumhurbaşkanlığı konutu, artının diğer uçları Bahçelievler ve Cebeci..
Yavaş yavaş gidiyorum önümde en az geçirmem gereken 3 – 4 saat var..
Adam son derece suratsız, sag kaşı kalkık “ Ulan buraya da nerden geldik..” havalarında..
Çok zengin olduğu söylendi bana.. İngiltere’de Londra’da yaşıyor, Dünyada gezmediği yer yok, böyle bir adam işte..
Ulus, Kızılay bitti, hoopp ordan “ Sir burası Cumhurbaşkanlığı köşkü..”
“Mmmm..” (yine surat )
Döndük ordan Bahçelievler, vee Cebeci.. Cebeciden döndüm, gidecek yer kalmadı, cezaevinin yanından Sakalar ve hooopppp..! direk gecekonduların arasına girdik.. Daglar tepeler Altındağ, Aktaş, Bent Deresi tarafları olduğu gibi gecekondu..
“ Bunlar ne?..” dedi o suskun ve suratsız adam ilk defa..
Ama Tanrim.. Nerden geldik buraya.. İşin kötüsü ‘ Gecekondu’nun İngilizcesini bilmiyorum..” Immm..Mmmm..” hay Allah kilitlendim resmen..” Şeyy..” dedim “ Bunlar ‘ Yasak evler..’ ” O an doğacak sonucu bilemedim ama o cevabımı ‘ Genel ev’ olarak algıladı..
“ Nee?.. “ dedi “ Hepsi mi?..”
“ Evet..” dedim “ Hepsi..”
“ N.. Nasıl oluyor böyle??..”
“ Niçin hayret ettiniz bu kadar?..” diye sordum, “ Bütün Dünyada bu maalesef böyle.. Örneğin Brezilyada falan..”
“ Yok..Yok Yok.. “ dedi, “ Orada ufacık bir mahalle veya sokaktır.. İngilterede de..Ne kadar büyük burası inanılmaz..!”
“ Evet.. 300.000 kişi..”
“ 3… 300.000 mi?.. Nasıl olur?..”
“ Eee.. Köylerden şehirlere geliyorlar, tabii iş güç te yok, sonra buralara doluyorlar..”
“ Doktor muayene ediyormu bunları?..”
“ Hastalanırlarsa giderler doktora..”
“ Odalarda duş falan var mı?..”
“ Nerde.. Bir tek odada 5 kişi birden..”
“ Ne diyorsunuz inanamıyorum..” başladı gülmeye.. Yerlere yatıyor adam.. Ben anlayamadım tabii adamın ‘yıkılma’ nedenini ufacık Murat 124 sallanıyor herifin tepinerek gülmesinden..
“ Beni de götür..” dedi, “ Hadi götür, gidelim, görmek istiyorum..”
“ Olmaz ” dedim..” Hoş olmaz şimdi siz bu kıyafette, bütün çocuklar peşimize takılırlar..”
“ Çocuklar mı?.. Onların ne işi var?..”
“ E çocukları da var tabii.. Korunmayı falan bilmezler.. Ne yapsın o çocuklar?.. “

Konuşma aynen böyle devam etti, o suratsız Suud bir şirinleşti ki sormayın.. Koluma giriyor, sırtıma bir şaplak indiriyor, böylece saati 15.00 yaptık Erkan bey gayet ciddi bir şekilde karşıladı bizi hazırladığı teklifin ‘ acaba nasıl karşılanacak ‘ gerginliği ile, baktı ki adam yumuşamış, “ Sir..” dedi, “ Gezdiniz mi?..”
“ Evet..” dedi adam, “ Yıldırım beni Genelev’e götürdü..”
Buz gibi dondum kaldım resmen.. Bana Etnografya Müzesini gezdirme talimatı verilmiş sanki ben onu genelev’e götürmüşüm pozisyonumda kaldim..
“ Noo..Noooooo…” diye girdim araya ve başladım izah etmeye tek tek..
Bu da güzel bir anı olarak kaldı belleğimizde.. Ne zaman Erkan bey’le yemek yesek sofrada başkaları da varsa hele, mutlaka bunu anlattırır bana.. Hep güleriz, bazen “ Ulan bu saçmalık ta nerden çıktı..” dediğiniz şey yıllar sonra tatlı bir anı, güzel bir renk olarak kalabiliyor belleklerde..

Amerika ve Hawaii 1994

11.11.1994
Amerika Gezi Notlarım

Ankara Esenboğa havalimanından 17.55 uçağı ile San Francisco?ya hareket etmek üzereyiz?
Tümer bir önceki seyahatten güneydoğu Asya?ya Emirates ile uçma alışkanlığından kalma sürekli uçakların Mekke?ye uzaklıkları monitörlerde verildiği için ?Mekke?ye ne kadar mesafedeyiz? ? diye bana soruyor?
Önce Tümerle birlikte hostesleri süzdük bizim oturduğumuz bölüme bakan hostesin gözleri hafif şehla.. Bu ona ayrı bir güzellik veriyor. Tümer de arkadan ?Bacakları da eğri? diye ekliyor ve hep beraber ?D? vitamini alması gerektiğine hem fikir oluyoruz?
Uçağımız pistin başına doğru kırıtarak yaklaşıyor? Ben de bu yazıma ne ad koyayım diye düşünüyorum?
?Vahşi Batı? olabilir evet fena değil? Ama Turkish versiyonu ?Vehşiy Beti? falan gibi bir şey olmalı. Dün Gap Tünelinin açılışında türkü söyleyen İpraam ağbi Cumhurbaşkanına doğru eğilip başını sağa sola sallayarak ?Ula bugün Bayrağmm? demedi mi?
Biraz önce kalkan THY Amsterdam uçağında biniş için bekleyen benim halkım mı Yarab? Krem, bej ve kahvenin içimizi coşturan renkleri ile ?vefakâr Kızılderili annesi? tipli çorak yüzlü eşarplı gri pardösü kumaşlı paltolu kadınlar? Bu kış ortasında açık terlik ve onların bıyıklı kavalyeleri?
Bu konu hayli uzun ve başlı başına bir olay? Biz gelelim uçağımıza?

Sevgi gözlerini kapadı uçak sarsıla sarsıla tırmanıyor, mesafe Mekke?nin tam tersi istikamette ikibin küsur kilometre.. Moralimiz fena değil. Tümer arkada esprileri sıralıyor? Bir şey değil Amerika?ya bir şey bırakmayacak? Fatih ile ilgili bir anısını anlatıyor. Fatih Kıbrıs?a giderken uçağın kanadındaki ışığa bakmaktan sıkılan yanındaki yolcu ?Ağbi bu ışık kalktığımızdan beri bizi takip ediyor UFO olmasın ?..? diye sormuş, Tümer anlatıyor, biz gülüyoruz. Gelecek yemeğin mönüsünü düşünüyoruz. Hangi içkiyi seçsek? Açmazındayız.

Kalkalı tam bir saat oldu.. Uçak yemek kokuları ile dopdolu bizim masa boş? Çaktırmadan biniş kartını yiyorum belki bastırır? Sevgi kendini kitaba verdi, açlıktan hiçbir şey anlamayıp kitaba öyle baktığına bahse girebilirim.. Tümer ve Figen sustu hakikaten insan aç dans edemiyor. Bu konuda sevimli bir hayvan için kullandıkları bir atasözümüz vardı anımsayamıyorum.

Önümüzdeki ?Business Class? yemeğini yiyor biz ?Ekonomi Class? açız.. Nedense birden Alman savaş filmlerindeki Nazi subaylarının savaş tüm acımasızlığı ile dışarıda devam ederken otellerde tertipledikleri safahat balolarını anımsıyorum.
Sevgili köpeğim Kuki.. , Business Class?a perdelerinin arkasından insanlara baktıkça, senin ben yemek yerken suratıma doğru yutkunarak sabit bakışlarını hatırladım. Business Class?tan doymuş, mutlu insanların kahkahaları geliyor sefil herifler?

Yemeği yedik doyduk. Neydi o hislerim Alman Subayları, Kukiler falan.. İnsan her türlü tatminden sonra bir önceki düşüncelerinden utanıyor. Mekke?den uzaklaşıyor ve Frankfurt?a yaklaşıyoruz. Bir buçuk saatlik yolumuz kaldı. Pek doyduğum söylenemez. Uyku ve sigara dumanı rahatsızlığı, yanan gözler ve aklımda Frankfurt?ta iri bir Alman domuz sosisi yanında sıcak lahana turşusu?
Yaşlanıyorum herhalde eskiden Almanya?ya giderken daha farklı özlemlerim vardı.. Allah beterinden saklasın.

Frankfurt?a çok güzel indik? Havaalanının hemen karşısında Sheraton otelinde bir gece kalacağız. Lufthansa uzun uçacak aktarmalı yolcularını bir gece burada ağırlıyor.. Otelin giriş koridorunu zar zor bulduk. İleride resepsiyonun önünde müthiş bir kalabalık var. . Ya sıra bekliyorlar veya bir nişan- nikâh var diye düşündük. Maalesef birinci tahminimiz tuttu, herkes en az yirmi beş dakika resepsiyon memuru ile görüşmek için sıra bekliyor.. Önümde en az beş kişi var.. Arkamda bir Amerikalı ?Oh! Jesus!? diye inledi bu kadar sırada beklemem için sana ne kötülük ettim? Neyse sıra bize geldi.. Sevimli bir kızcağız işini çok iyi bildiği bilgisayar üzerinde hızla gezinen parmaklarından belli. Göğsünde ?N.Tezsoy? yazıyor..
Türk olma olasılığı yüksek ve tahminimiz doğru çıkıyor. Bize çok iyi davranıyor ve 9001 ve 9002 numaralı bağlantılı odaları Tümerlerle bize sunuyor?

Odaya girer girmez soğuk bir hava yüzümüze çarpıyor. Odada oturdukça soğuğun ?Şiddetli? olduğu konusunda hemfikir oluyoruz. Klimanın ayarını hemen ?sıcak? a getiriyoruz bir müddet bekliyoruz ve? Ve soğuk hava odanın içine üflemeye devam ediyor.. Kendimi sadece donla okyanusta yalçın bir kayalığın üzerine kurulu deniz fenerinin balkonunda hissediyorum. Sevgi hemen klimanın kapatılmasının ?evla? olduğunu düşünüyor, kapatıp akşam yemeği için odadan çıkıyoruz.

Tümer Alman Teknolojisine güvenip klima kanallarında kalan soğuk havanın kanalları terk etmesi ve yerine gelen sıcak havanın yerleşmesi için yeterli zaman verebilmek amacıyla tam kapıdan çıkarken klimayı maalesef açık bırakıyor?

En son Frankfurt?a 1985 de gelmiştim. Hatırımda ?Altstatd? denilen bir bölgesi var ve orada sıcak şarap içme arzusu içerisindeyim..
Resepsiyondaki Alman kızcağıza Altstatd?a gitme arzumu ve nasıl gidileceğini sorunca. ?Hımm! Sexsen housen? dedi. Sex ve haus yan yana gelince yanlış bir söylediğimi düşündüm? Düşünebiliyor musunuz sırıtarak genelev soran bir adam konumunda olmak hiç istemem? Sonunda iş anlaşılıyor Altstatd ?Eskişehir? demek? her şehrin bir eski bölgesi oluyor, buraya araba girmiyor.. Bizim Bodrum sokakları gibi birahaneler, Müzikholler burada.. Buradaki semtin adı ise Sexsenhausen yani yanlış anlama ve anlatma yok.

Taksiye biniyor ve 32 DM?A Sexsenhausen?e varıyoruz. Girer girmez bir dönerci dükkânı dikkatimizi çekiyor. Türkiye?de dönere batık bir vaziyette yaşadığımız için farklı bir damak tadı arama arzusuyla sokakları geziyoruz. Ancak karşılaşılan manzara ve garip yemek kokuları bizi cezp etmiyor.. Tekrar kürkçü dükkânına dönüyor ve Törkiş dönerimizi keyifle yiyoruz. Isıtılmış ekmek arasına döner, garnitür olarak kırmızılâhana, soğan, sarımsaklı sos ve domates dilimi? sadece 6 DM yani 150.000 TL. Tümer resmi fiyatı duyunca döneri Türkiye?de 20.000 TL?ye yediğini söyleyerek Frankfurt Büyükşehir Belediye Başkanına küfür eder bakışlara bürünüyor.. Ancak tek kazancımız dönercimiz Adanalı Salih?in bize sahip çıkarak bizimle Frankfurt yeraltı treni istasyonuna kadar gelip uygulamalı olarak nasıl geri döneceğimizi bize öğretmesi (S. Bahn)ve beni sözlüye kaldırıp sorduğu sorulara heyecanlanmadan net cevap verebilmem oldu. Dersini doğru öğreten bir öğretmen hazzıyla küçücük boyu, solmuş kotuyla çiseleyen yağmurun altında dükkânına döndü? Sağ olsun?

Metroyu kullanarak otelimize döndük. Sevgi?nin odadan çıkarken klimayı kapatma uyanıklığı sayesinde odamız bir Kuzey Avrupa ülkesinin sokak ısısına inmişti?
Tümer?in Alman dehasına inanma inadı sonucu kapı açılınca odada soğuk bir sis oluşmuştu. Televizyonun üzerinde bir penguen gagasıyla kanadının altını kaşıyor, banyodan kutup ayısının homurtuları geliyordu? Kürekle açtığımız yatağa doğru kardan yol tipiden sürekli kapanıyordu.. Tabii bu rezaleti sabah oteli terk ederken hemen şikâyet dilekçemde belirterek Genel Müdüre hitaben resepsiyona bıraktım. Haftalar sonra Türk iyedeki adresime genel müdürün gönderdiği cevapta klimanın bozuk olmadığı ancak biraz geç ısındığı belirtilerek özür dilenmekteydi..

Sabah herkes moralli, sağlıklı soğuk ortamda uyumanın maneviyatı ile San Francisco?ya ?müteveccihen? hareket etmek üzere B 28 numaralı kapının önünde bekleşmeye başladık.. Ama maalesef uçağa tam alınırken yolcular geri çevrildi TV ve müzik yayınlarında uçak içi bir arıza olması gerekçesi ile yeni bir uçağa nakledilerek iki saatlik gecikme ile San Francisco?ya hareket ettik?.

SAN FRANCISCO

Cetvel ile çizilmiş gibi caddeler birbirini dik kesiyor, bundan asla taviz verilmemiş dolayısı ile tepelere ve vadilere uyulmayıp tepe ve vadiler plana uyunca inişli çıkışlı yolları ile San Francisco şehri vehşiy batı da gelişmeye başlamış.. Havaalanından Otele son model Lıncoln marka bir araba ile 35 dolara geldik. Otel eski.. Californian Otel geceliği 65 dolar artı vergi.. Soğutulmuş oda esprisi burada da devam ediyor.. Banyo yapamıyorum yapanın gözü donar. On yedi saat yol geldik ve on saat farkı var. .Frankfurt?tan onikide (öğlen) kalktık, buraya geliş öğleden sonra 15.30, uyku şaştı tek çare içip içip sızmak..Önce güneş batarken yorgun argın caddeleri söyle bir turluyoruz, daha sonra karşıdaki süpermarketten salam ve kaşar peyniri alıp ?ilaç? için içtiğimiz rakı ile sızıyor ve sabahki tura yetişiyoruz. İlk tur Delüx Şehir turu? Tura çıkmadan önce köşedeki Coffee Shopta İtalyan sosisli acılı omletimizi yiyoruz ve ?Gray Lıne? firması ile tura katılıyoruz. İlk olarak ?Civic cente? ve ?Opera house ?önünden geçip şehirde ilk kurulan bina ve de kilise olan ?Old mission Dolares?e geliyoruz. Tam yanına yeni kiliseyi güne uygun şekilde yapmışlar, günlerden Pazar ve içeride dini şarkılar söyleniyor?

Oradan Twin peaks?e, Golden Gate parkına oradan ?Japanese Tea Garden?a uğruyoruz. Bizim gençlik parkımızdaki ?Japon aile bahçesi?nden çok farklı bir yer.. Bir ara ?Cliff hause?a uğrayıp Pasifik okyanusuna kavuşuyoruz. Dev dalgaları 11 derece su sıcaklığı ve Kasım ortası buzz gibi havada sörf yapan insanları gözlemliyoruz.. San Franciscoluların ne zaman üşüyüp ne zaman üşümediklerini anlamak imkânsız. Biz Sevgi?nin tabiri ile ?Hırtlamba? gibi giyinip titrerken karşıdan atlet ve donla biri sakin sakin vitrinlere bakıyor öbürü çıplak ayak ve Tokyo altında şort kaldırımda yürürken yanındaki palto ile dolanıyor? İnsanların üşüme standartları yok. Neyse Paradiso Askeri Üssünün yanından meşhur Golden Gate Köprüsüne giriyoruz. Esas rengi gümüş olacakken önce Antipas boyanıyor. Şehirli böyle seviyor ve kırmızımsı rengi değişmiyor. Zamanında beş milyon dolara çıkmış 1,5 mil uzunluğunda.. Karşıda Alkadraz hapishanesinin bulunduğu Alkadraz adasını görüp ?Fishermans Wharf?a geliyoruz ve meşhur Pier 39 hediyelik eşya dükkânları, Restoranlar, eğlenen çocuklar.. tam bir panayır ? hava güneşli .. San Francisco?ya hiç kar yağmazmış..İki senede bir şöyle bir yağar ama hiç Tutmazmış .. Civar yüksek dağlardan getirdikleri bir kamyon karı (suyun donmuş halini kastediyorum kadınlarla ilgisi yok) kaldırıma yığmışlar. Çocuklar karla oynuyorlar pek mutlular.. Her tarafta kayaklar plastik halıların üzerinde kaymaya çalışan çocuklar dikkatimizi çekiyor.. San Francisco?nun simgesi denizaslanları .. Bu hayvanlar limanın önünde üst üste yığılmışlar buradan ayrılmasınlar ve simgemiz devam etsin diye diye de esnaf bunları besliyor..
Zavallı denizaslanları Kurban bayramındaki Sincan inek pazarı gibi üst üste yığılmışlar ve garip sesler çıkartıyorlar.

16.20 de otobüsler bizi tekrar otelimize getiriyor dinleniyoruz ve Akşam içkilerimizi içip önceden planladığımız ?Şiş kebap, Kuru fasulye, Pilav? ilanı gördüğümüz muhtemelen vatandaşımızın işlettiği Restoran?a gidiyoruz. Şiş kebapçı Türk değil, Yahudi çıkıyor. Türk olduğumuzu öğrenince jest olsun diye Arap müziğini teybe koyuyor.. Pilavın üzerindeki Kuru fasulyeler börülce tanesi ebadında. Tümer?le Sevgi?nin uyguladığı ekonomik istikrar paketi doğrultusunda şiş kebabı es geçiyor ve direk kuru fasulyeye yöneliyoruz. Aynı tedbirler gereği ertesi gün Spartaküs çorbası içiyorum. Spartaküs filminde esir kölelere dağıtılan, yemeği dağıtan Romalı askerin kepçesine yapışıp iki üç sallamayla anca kölenin yemek kabına bulaşan bulamaca benzeyen bir çorba bu.. Sausolito, San Francisco körfezi, şahane hava, kotralar ve önümde Spartaküs çorbası yanına hatıra pulu büyüklüğünde Tuzlu bisküvi.. Olacak şeymi bu?.. San Francisco polisi gözaltına alsa Alkadraz?da hücreye atsa herhalde daha iyi yemek verirler diye düşünüyorum.

Evet, ertesi gün Sausolito ve Muir orman gezisi.. Muir ormanları bin yıllık sekoya ağaçları ile bezenmiş, ortalama yüksekliği 75 m., 100 m. yi geçenler var.. Çevresini ancak 7 ? 8 kişi kucaklar? Dümdüz ağaçlar dünyaya sadece Kaliforniya kıyılarında incecik bir şeritte yaşıyor bir de Çin?in bir bölgesinde eser miktarda var olduğu söyleniyor. Muir ormanlarından sonra Sausolito?ya gidiyoruz. Şoförümüz aksi bir zenci! Tam söylediği anda arabada olmalıyız, kalkış saatini bir dakika geçse sinirleniyor, düzensiz ve sık aralıklarla klakson çalıyor, burun delikleri genişliyor.. Psikolojikman hasta biri. Gezi sonrası bizi otelimize bırakmamasını daha yakın yer olan Market Street?te inme isteğimizi önceden red ediyor sonra kabul ediyor daha sonra yolda nasıl kötü birisi olduğunu hatırlıyor ve yolunu uzatıp bizi otelimize bırakıyor.

Sevgi ve Figen hemen alışverişe çıkıyor. Tümer?le ben Las Vegas Otel rezervasyonunun peşine düşüyoruz. Önce Turizm Acentemiz Ankara?dan tüm otelleri arıyor yer yok.. Dünyaca ünlü Bilgisayar fuarı Las Vegas?da onun için yer yok.. Otelimizden rica ediyoruz Concierge birkaç oteli arıyor yer yok.. Tümer?le sıkıntı içinde bir oradan bir buraya koşup duruyoruz. En son Fıshermans Wharf?a Cable car ile gitme kararı alıyoruz. Kişi başı iki dolar.. Zevkli bir yolculukla oradaki Howard Johnson ve Holiday Inn oteline gidiyor ve oradan Las Vegas Holiday İnn hotel?i arıyoruz.. Holiday Inn 185 dolar / gece karşılığı bize iki oda ayırıyor.. On beş günlük sıkıntımız bitiyor ve huzur içinde otele dönüyoruz.

Dönüşte Tümer?in gerçek bir Amerikan barında içki içme teklifini teklifini sevinerek kabul ediyorum. Bardaki spastik kızın Tümer?i korkutması ve bardaki el fenerini alıp, üzerine yürüme olasılığı yüzünden hemen kalkıyoruz.. Kız gerçekten elindeki uzunca bir el feneriyle kontrolsüz hareketler yapıyor.. Bu arada bize harika bir cin-tonikte hazırlıyor.. Ama el fenerinin ucu kafamızın üzerinden teğet geçerken ufak eskivlerle muhtemel darbeleri atlatıyoruz ama hemen oradan uzaklaşıyoruz..
Akşam programımızda rakımız ve Yahudi lokantasında Kebap ziyafetimiz var ve uyku .. Bugün San Francisco?da son günümüz, hava Turist ıslatan cinsten. Kahvaltımızı bir blok ileride Yunanlı bir Restoranda yapıyoruz. Bu balık merakı Figen?in başına bir iş açacak.. Ton balıklı peynirli bir bulamacın tost ekmekleri arasına sıkıştırılmış halinden bir çatal aldıktan sonra öğürmemek için kendini zor tutuyor.. Bu çabası sonucu irileşen gözlerini bize çaktırmamak için bir hayret ifadesinde kullanarak ?ne biçim yağmur bu?!? falan gibi cümleler kuruyor. Oradan Fishermans Wharf?a Cable car ile hareket ediyoruz. Yağmur üzerimize geliyor dizlerimiz cable car?ın dışında yağmur altında.. Yanımda kilosunu kestiremediğim gross tonluk bir polis var. Cable car onun oturduğu yere doğru hafif meyilli, öbür tarafımda güzel bir kız üşüyen ellerini paltosunun kollarını çekiştirerek ısıtmaya çalışıyor. Newyork?tan ilk defa bizim birkaç gündür kurt olduğumuz şehre gelmiş, yalnız ve kimseciği yok.. Bu yağmurda ne yapar? Üşümez mi? Tanrım ne şans, polis iniyor ve Sevgi sevgili kocasının koluna giriyor ve bir rüyadan sıçrıyorum. Güzel kızı son durakta bırakıyor ve Kaan?ın ısmarladığı bin bir zahmet edip geldiği bürodan çektiği faksla direktif verdiği üzere ?rica? ettiği bufalo-öküz derisi karışımı botlarını alıyoruz. Gür?e pantolon, Kaan?a pantolon derken Pier 39 a geliyor ve Pazar günü öğle yemeğinde ızgara somon balığı, kalamar ve 1993, Sundial Chardonnay soğutulmuş beyaz şarabımızı yudumluyoruz.

Buraya geldiğimiz, sağlıklı olduğumuz için Tanrıya dua ederek Tümer?in ayakkabıları ve oradan aldığı ?Cable car? maketini koyduğu için ağırlaşan (bizim de bir iki parça eşyamızın olduğu) ve elimizi kesen paketi yerde sürüyerek otelimize dönüyoruz.

LAS VEGAS
ABD?de ikinci durağımız Las Vegas.. Havaalanında taksi beklerken ?Nevada? plakaları dikkatimizi çekiyor.. Havaalanı otelimize pek yakın. Otelimiz ?Holiday Inn Flamingo Road? ? Resepsiyonda bizi çarpmaya çalışıp 185 dolara ayırttığımız odaları gecesini 215 dolardan satmaya çalışıyorlar? Ben 185 dolar fiyat aldığımı söyleyince tamam! Diyor Kevin adlı Amerikalı resepsiyon memuru..

Odamız 3339 numarada, dışarıda bavul taşımaya yaradığını tahmin ettiğim küçük otolar var.. Resepsiyondaki çocuk arabanızla gidin odanız şu binada deyip bir şeyler çizip tarif ediyor.. Ben de ?Dışarıdaki araba ile mi?? Diyorum. Meğer daha sonra da öğreniyoruz ki onlar golf oyuncularının arabaları? Benim garip sorum üzerine odamıza bizi götürecek bell boy çağrılıyor?

Bavulları odaya atar atmaz gazinoların olduğu yere gitmek üzere bir taksiye atlıyoruz. Şehir dümdüz? Ve epey serin bir hava esiyor.. Çölün ortasında. Bana ilk, Bağdat?ın renksiz ve düz ortamını hatırlatıyor. Gazinoların ortasında iniyoruz. Her gazino dümdüz, en az onar dönümlük kapalı salonlardan oluşmuş. Her gazinoda ben diyeyim beş bin siz deyin on bin (belki daha fazla) makine var. Çınçınlar, şıngırtılar, bir ışık seli kaplıyor içimizi? o gazinodan bu gazinoya gidiyoruz. Bizi içeri davet eden garip şapkalı Meksikalı kızlar ve gazinoların yanında rehin dükkânları ilgimizi çekiyor.. İnsanlar darbeli matkabını, jet taşını rehin bırakıp borç almış ve kumar oynamışlar.. Kumarhaneden çıkınca asıl Las Vegas?ı buluyoruz. Bir ışık ve kumar cenneti, kırmızı, sarı, yeşil, mor, beyaz ışıklar iniyor, çıkıyor, dans ediyor. Burada en çok parayı ışıkçılar kazınıyor olmalı. Dönüşte taksi şoförüne çok elektrik harcıyorsunuz diyorum. Tamamı vergiden düşüyor onun için herkes azami kullanıyor cevabını veriyor.
Kumar olurda seks olmaz mı? Adım başı kadınlar, isimleri, resimleri.. Bu arada erkeklerin isimleri ve pazuların resimleri?Her iki cinse servis mevcut..
Otelimize dönüp bir şov için yer ayarlamaya çalışıyoruz. Claudia Shaffer?in sevgilisi David Copperfield gösterisinde burada bir fili yok ediyor.. Ama önümüzde bir hafta yer yok. Tropicana?da Folies Berger, La Mirage da kızlar var. Ancak ilk gece otelleri gezmeye karar veriyoruz. Las Vegas?da iklim, bitki örtüsü yok onun için binaların içini cennete çevirmişler.. İlk durağımız Hotel Excalibur.. Orta çağ şövalyeler çağına götürüyor sizi. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Otelin ve mekânların büyüklüğü bizi hayrete düşürüyor.

İkinci durağımız Luxor Hotel, mimari şaheseri Mısır firavunları devrine götürüyor sizi.. Nil ırmağı otelin içinde akıyor.. Piramidin dört eğri iç yüzüne odalar yerleştirilmiş boşta kalan yer resepsiyon, eski Newyork maketleri ve çeşitli restoran, oturma bölümlerine ayrılmış. En önemlisi Excalibur ve Luxor otele nefis bir Limuzin ile geliyoruz. Limuzin bizi çok etkiliyor, revülere yer ayırtamamamdan dolayı gurupta bana karşı oluşan öfkeyi atlatıyorum.
Ertesi sabah otelin biraz ilerisindeki Seven Elevendan sandviç alıyoruz. Salam ve peynirden böö gelmiş vaziyette? Hemen ilerideki Sezar?s Palace?a yürüyoruz. Yol uzadıkça uzuyor, herkesin yanakları soğuktan pembe daha sonra pancar vaziyetini alıyor. Sierra Nevada dağlarını yalayıp yüzümüzde patlayan rüzgâr, dostum Nevada Rancerlerinden Tommiks?i etkileyemiyor ama hepimizi etkiliyor. Sezar?s Palace?ın giriş yerini buluyoruz ama bu sefer kapısına yürümek dakikalar alıyor.. Otel,hele mağazaların olduğu bölüm bizi çok etkiliyor.. Mağazalar çok modern, tepelerindeki gökyüzü Akdeniz mavisi ve yürüdükçe sanki bulutlar uçuşuyor. Resepsiyon görevlileri Roma?lı Konsül kıyafetindeler.. Görevli kızlar külotlarını hemen örten ucu baklava kesimli etekler giymişler.. Ayaklarında ipli sandalet, Bell boyların bellerinde kısa Roma kılıcı, kafalarında renkli hotozlu bronz miğferler..

Daha sonra trene biniyoruz iki otel arasında ve Treasure Island Hotel?e geliyoruz. Sezar otelindeki eski Roma özeni burada korsanlar devrine dönüyor. Otelin önündeki iki kalyon okyanusa demirlenmiş gibi.. Altlarındaki havuza verilen hareket ve renk limanın üzerindeki korsan kasabası anlatabileceğim gibi değil? Daha sonra La Mirage.. Girişi kaplanlarla dolu, resepsiyonun arkası 40 metre boyunda akvaryum, içinde tüple bir personel dalmış akvaryumu temizliyor.. Düşüncemin ilerisinde paranın hem de çok paranın yapabileceği şeyler. Her otelde kumar makineleri karşılarına oturanları çarpıp kandırmaya çalışıyor. Daha sonra Riviera oteli akşamı Show?u için yer ayırıyoruz. Oradan Shopping Mall?a uğruyoruz ve yürüyerek Hilton?un içinden (süklüm püklüm bir oteldi) otelimize yürüyerek hareket ediyoruz.

Hepimizin pili bitmiş yürümekten topuk ve baldır ağrılarını yenmeye çalışıp sürünerek otelimize geliyoruz. Otel odasında peynir ve salam yiyerek Show?a yine Limuzin ile gidiyoruz. Bu sefer Limuzinle gezmeğe alışmış bir grup olarak Limonun iç dekorasyon eksiklerini görmeye başlıyoruz. İyi şeylere nasıl alışılıyor hayret!

Ertesi sabah erken kalkıp Los Angeles?e oradan Honolulu?ya uçuyoruz. Yolculuk Los Angelesten 5,5 saat sürüyor. Sıcak bir hava bizi karşılıyor. Havaalanının önünden Wiki Wiki otobüslerine binip Aloha Havayolları terminaline gidiyoruz. Karnımız acıkmış ızgara biftek yemek için Kore yemekleri satılan bir sıraya giriyoruz. Önümüzde Koreliler ve Japonlar Köri soslu bir yemek yiyorlar, tabaklarındaki yemeğin görünüşü iğrenç, sarımsı kahverengi sosa bakıp Tümer?le alay ediyoruz, ?Nasıl yiyorlar bunu, yemeğin üzerine şaapılmış gibi..? diye Ve maalesef yanlış bir sipariş anlaşması sonucu aynı tabaklar, aynı görünümdeki yemek bize de geliyor. O ?şey? şeklindeki bulamacın içinden etleri teker teker avlıyorum. Tümer anında havlu atıp tabağını bankoya bırakıyor, Sevgi?nin tesadüflere bırakmamak için ısmarladığı hamburgerden ısmarlıyor? Ama mutlu olmalıyım, Honolulu dayım.

Pearl Harbour limanının hemen yanındayız her taraf Japon dolu.. O meşhur baskında ataları nereyi basmışlar ona bakmaya gelmişler herhalde. Karşımızda (bekleme salonunda sıkıntıdan ) bekleyen yolcuların akrabalık ilişkilerini çözmeye çalışıyoruz. Ve bir buçuk saatlik gecikme ile Aloha Havayolları ile Big Island?ın (Hawaii) başkenti Kona?ya konuyoruz.
Bir Muz Cumhuriyeti?nin havaalanına iniyoruz. Her taraf püskürmüş lav kalıntıları ile dolu.. Havaalanından Keahou Beach otel?e taksi ile gidip 508 ve 621 nolu odalara yerleşiyoruz. Otel palmiye ve tropik ağaçlar arasında.. Tropik kuş sesleri ve Pasifik Okyanusunun ölçülü sesi? Rakılar açılıyor, salam ve peynirle rakılarımızı yudumluyoruz?
Sevgininde erken uyanmasıyla Sabah erken kalkıp sabahın 06.30?u otelin önünden salam ve peynir almaya gidiyoruz, açık dükkân bulup erzaklarımızı alıyoruz. O gün araba kiralamak kararı alıyoruz. Şirketin adı Dolar ancak fiyatı az dolar ve adayı başka türlü görme imkânı kısıtlı. Turları organize eden Alman ?Alia Siville? bize Atlantis denizatlısı turu, Luau adı verilen Hawaii?lerin tipik dans ve şarkılarının sunulduğu domuz tandırının yendiği yerlere gitmek için bilet satıyor. Arabayı kiraladığımız ilk gün adanın kuzeyine doğru yol alıyoruz. İlk gün Hapuna Beach?e gidip Pasifik Okyanusunun ılık sularında yüzüyoruz.
Daha sonra Hawi mecrasından ilerleyerek Waipi ?o Valley?den kararan okyanusu, vahşi okyanusu seyrettik. Adanın tam doğu kıyısına dönen dik yüksek dağların denize indiği bölgede hava yağmurlu ve rüzgarlı.. Görünüm hepimizi korkuttu.. Dönüşte kestirmeden adanın tepesinden Kona?ya indik. Hawaii?de iki adet yanardağ var. Mauna Loa ve Mauna Kea? İkiside yaklaşık 4200 m. yüksekliğinde. Sürekli patlayan Mauna Kea lavlarının denize dökülüşünü görmek için pırpır uçak turları var.. 150 dolar kişi başına ancak hiçbirimize ilginç gelmiyor bunlara katılmak? Ertesi gün adanın güneyine gidiyoruz. Bol ?O? lu ve ?U? lu isimlerle dolu plajları geziyoruz.
İlk Napo?opo?o sonra Ho?o kena beach ve Punalu?u görüyoruz. Dönüşte oryantal bir Amerikan barında bira, cin tonik ve margarita molası veriyoruz. Honaunau?da kahve dükkânında duruyoruz. Sevgi ve Figen?in son yirmi dakikadır alışveriş yapamamalarından dolayı şişen yüz hatları yumuşuyor. Kendilerini yirmi dakika kadar rahatlatacak küpe, kolye satın alıp yola koyuluyoruz..

Son sabah gittiğimiz kaptan Cook monumenti gezisinde bindiğimiz tekne sallanarak yol alıyor. Sevgi?nin önce Figen?in sonra midesi bulanıyor. ?Bastırır? ümidiyle yedikleri patlamış balina dalağının domuz yağında kızartması nedense midelerini iyice bulandırıyor. Tüm ulusların hatunları mutlu mutlu kaptan Kuk?larına giderken Barbaros?un torunlarının öğürmeleri motorun gürültüsüne karışıyor.. Yanımdaki genç kız ve sevgilisi minik öpüşmelerle birbirlerine kur yaparlarken Sevginin aşağılarda yankılanan ÖÖÖÖÖRRRGGGGG..! Sesi bütün romantizmimi etkiliyor..
Akşam gittiğimiz Kona Beach oteldeki Luau gecesi güneş batarken başlıyor.. Bu gösteriyi mutlaka izlemek gerek.. Palmiye ağaçları altında alınan aperatifler eşliğinde kızların ritmik polinezya dansları unutulur gibi değil.. Havam yerinde kalkıp onlarla birlikte dans ediyorum.. Bunun karşılığında palmiye yapraklarından oluşan bir ?Taç? kazanıyorum..
Ve Keahou beach otelini adadan ayrılmak üzere sabah erken terk ediyoruz.

Hawaii?yi çok seviyorum Mahalo..! Aloha..! Ve Honolulu ya oradan Los Angeles?e gitmek üzere kemerlerimizi bağlıyoruz. Honolulu ? Los Angeles tam 5,5 saat.. Yolda bir Amerikalı kalp spazmı geçirerek hayatını kaybediyor. Uçakta bulunan doktorlar hayli uğraşıyorlar.. Karısı eşinin ölüm haberini alıyor.. Son derece medeni, ağıt yakıp etrafı velveleye vermeden için için ağlayarak bu tabiat olayını kabul ediyor, Los Angeles?e iniyoruz.

LOS ANGELES

Melekler şehri anlamına geliyor, nasıl melekler anlaşılır gibi değil.. On dört milyon nüfuslu bir özel kent? Havaalanının çıkışında kalabalık ve karmaşa insanı sarhoş ediyor. Binlerce insan taksi bekliyor sıra ile sırası gelen binip gidiyor. Tüm havaalanlarında bu böyle sıra uzun mu uzun? o ara Tümer sevimli bir zenci çocuk ile otelimize gitmek üzere on dokuz dolara anlaşıyor. Fiyat mukayesemiz yok ancak seyahatin sonu ve nice on dokuzları saçan vaziyette olduğumuz için ?denk?lerimizi özel araba taksiye yerleştiriyoruz. Ben önde adres tarifi için yerimi alıyorum.

Araba hareket ediyor, Hollywood Holiday Inn?e doğru yolculuk ediyoruz. Hava kararmak üzere Los Angeles?in otobanlarından geniş caddelere, oradan bulvarlara oradan kavşaklara girerek durmadan ilerliyoruz. Fügen bu zenci çocuğun (şoförümüz) bizim elimizi kolumuzu bağlayıp soyabileceğini söylüyor ve ses tonundan her şeyini kaybetmiş ve bu olayın olacağını bile bile arabaya binmiş hali var. Tümer ve ben fena bozuluyoruz. Gencecik oğlanın elimi arkadan burup sırtıma yasladığını benim ?anam! Anam! Anam!? diye bağırdığımı gözümde canlandırıyorum. Tabii o arada Tümer?i de adam yere yatırmış sol ayağı ile debriyaja basar gibi sırtına basıyor, ondan da bir ses ?anam! Anam!? bu canlandırdığım manzara beni çok utandırıyor. Efendi efendi bizi on dokuz dolara otelimize götüren zavallı zenciye heeeyytt! Deyip Osmanlı tokatı patlatmak geliyor içimden. Figen hala böyle bir hataya nasıl düştüğümüzü sorup ahlar vahlar arasında dizlerini dövüyor. Kendimi hormonal dengesi bozuk hötöröf erkek gibi hissediyorum. Fügen hepimizi korkutuyor. Ama otelimizin önünde duruyoruz. Odalarımız çok güzel, otel ?Ayak yere basmaz hep cambaz!? oyunundaki kale gibi içeride eminsin ama dışarı sokağa adımını atarsan ?cıs? olabilir. Her yerde serseri zenciler var. Hamburgercide hamburgerini rahat yemen için eli silahta polis bekliyor. Hamburgeri iki ısırış arası uzarsa ?pis zenci? yemiyorsan bana ver? diyor, sen de ?aburmengrmık? diye cevap veriyorsun (ağzında yemek olduğu için)?

Ertesi sabah şehir turu aldık. Los Angeles şehri, Holywood Sunset Bulvarı, Venice Beach, Santa Monica, Malibu, Beverly Hills, Playa del Rey gezildi. Los Angeles?i hiç sevmedik. Universal Studios?ta ?Back to the future? pavyonu enfesti. Tümer?le ben iki kez girdik çok beğendik. ?Beatle Juice? ?Flintstones? E.T?yi gezdik ve akşam otelimize döndük. Bizi uzun bir yolculuk bekliyordu? yaklaşık 15 saat uçacaktık. Evimize dönecek ve bir dahaki gezinin heyecanına kapılacaktık. En önemlisi Kaan?a aldığımız 57 numara botlardan kurtulacaktım.

Yıldırım Tuna,Kasım 1994

Sri Lanka 1994 2. Seyehat

SRI LANKA 1994 İKİNCİ SEYAHAT

Sri Lanka?ya 1993 yılında gitmiştik. Singapur, Bali, Bangkok Gezisi sırasında Emirates?in Colombo?ya indiğini duyunca 2 günlük bir tatil için Colombo ve Kandy?e uğramıştık. Bu adaya gitmeden önce birçok uyarı aldık.. Tamil gerillaları ile hükümet kuvvetleri yıllardır çarpışmaktalar.. Çarpışmalar boyunca 60.000 kişi hayatını kaybetmiş.. Endişelerimi ilettiğim Türkiye?nin fahri başkonsolosu Mr. Wijaratne bize aynı olayların Türkiye?de de yaşandığını söyledi ve korkmadan gelmemizi istedi.. Geçen yıl gittik, çok iyide ettik.. ?Sri? nin anlamı ?Parlayan..? ? Lanka ? ise ?Ada?.. Sri Lanka nın anlamı ?Parlayan Ada?.. Bu ismi adadaki çok zengin ?Safir? madenlerinden ve diğer taşların bolluğundan almakta.. Geçen kısa ziyaretimizde çok güzel anıları kalmıştı aklımda, yemyeşil bir ada? Muson yağmurları ile gümrahlaşmış ormanlar, sevimli fahri başkonsolosumuz Wijeratne bu yıl yine bizi bekliyor. İlk gezinin tadı gerçekten damağımızda kalmıştı, tam olarak görememiştik bu harika adayı..Onun için tekrar yeni bir gezi düzenledik..

Geziye ailemiz tam kadro katılıyor.Ben, Sevgi, Kaan ve Işıl.. Antalya Mimarlar Odası Mimarlarından Recep ESENGİL, Sevimli eşi Mimar Nuran Hanım, kızları Zeynep ve üç rakı şişeleriyle geziye Güney Anadolu?dan katılıyorlar.
Ankara Ticaret Odası Mühendislerinden Faruk Bey ve sevgili eşi Mimar Gülen Hanım bizleri kırmayarak gezimize katıldılar. Hepimiz Ürdün Havayollarının RJ162 sefer sayılı uçağındayız. Uçağımız Airbus ve hayli kalabalık, genellikle Uzakdoğu kökenli müşteriler.. Oğlum Kaan?ın yanına uçakta yeşil gözlü fıstık gibi bir Arap kızı oturdu.. Arabın güzelide feci güzeldir yani?
Faruk, Recep ve benim ısrarlarımla Kaan kız ile konuşmaya başladı?
Uçağımız önce Ankara?dan İstanbul?a inecek sonra ver elini Amman. Amman?a İstanbul?dan geç kalkmamıza rağmen zamanında indik. Pilotun akrabasının düğünü varmış, kestirmeden 1 saat 45 dakikada Kraliçe Alia Havaalanına indik. Türkiye ile saat farkı yok. İner inmez Colombo uçağına aktarma yaptık, RJ194, A310 uçağı ile pilotun söylemine göre 6 saat 15 dakikada Colombo?ya vasıl olacağız. Uçakta kıble her Arap havayolu uçağında olduğu gibi devamlı gösteriliyor. Kıble, ilk kalkışta normal yerinde yani güneyimizdeydi, şimdi tam sırtımızda, bu böyle devamlı dönerse kimse namazını doğru dürüst eda edemeyecek..

Zeynep ile Işıl feci acıktı, içki ile verilen fıstıklar neredeyse kâğıdı ile yenilecekti. Rakıya en yakın karışımı elde edip uyumak niyeti ile Absolute Votka üzeri bira karışımını Stewart suratını ekşiterek ikram etti. Yemekte biftek veya tavuk var, ben tavuk, Sevgi biftek istedi. Gelen tavuğun görünümü berbat. Bundan sonra evdeki köpeğimiz Çomar?ın yemeğini daha özenli hazırlamak üzere bir karar alıyorum. Işıl tulumba tatlısı görünümlü bubi tuzakları dışında her şeyi yedi, Recep ?asıl yemeği? beklerken tepsilerin kaldırılmasına bozulur gibi oldu.

NEGOMBO ? COLOMBO

Negombo, Sri Lanka?nın havaalanının bulunduğu yer. Bizi orada daha önce yazıştığım Hemtours yetkilileri karşılıyor. Giriş damgası için epey bekliyoruz. Tur rehberimiz Kamalasuriya. Biz gerisini söylemiyoruz kısaca ?Kamal? diyoruz, anlıyor. Çok iyi bir insana benziyor nitekim tur sonuna kadar bozmuyor kalitesini. Kedi bıyıkları gibi kulaklarından kıllar fışkırmış.. Bunun kendisine ayrı bir hava veriyor olduğunu zannettiğini sanıyorum..
Hemtours?un 40 kişilik otobüsü dışarıda bizi bekliyor, oysa biz dokuz kişiyiz..Otobüse binip yola çıkıyoruz. Programa göre ilk kalacağımız şehir Kandy. Yolun iki tarafı palmiye ormanı ile kaplı, her taraf yemyeşil, büyük hayranlıkla izliyorum manzarayı..
İhtiyaç molası için durduğumuz restoranda yemek yiyen bir gurup var, ekmek yerine ?tel kadayıf? kullanılıyor.. En iyisi otellerin dışında yemek yememek çünkü yemek ve yiyiş şekilleri pek hoşumuza gitmiyor. İlk otelimiz Kandy?de ?Koloniyel stil? de inşa edilmiş Mahaweli Reach Otel..

Girince hemen etkileniyoruz. Ancak odalarının genişliği daha çok etkiliyor bizi. 1993?teki gelişimizde günübirlik uğramıştık. Onun için bana ilginç gelmez diye düşünürken Kandy ilgi odağımız oluyor. İlk durağımız daha Kandy?e ulaşamadan Pinnawela? Fil Bakımevi (Zeynep?in tercümesi ile Fil Yetimhanesi) burada şansımıza fillerin banyo saatine denk geliyoruz. Bizim çocuklar sevinçli ve ilgililer. Dev cüsseli hayvanların nehirdeki oynaşmalarını gözlemliyoruz. Hepimiz çok yorgunuz, ağaca yaslanan gözlerini yumup uyumaya çalışıyor. Eee kolay değil en az 12 saattir yoldayız. Ankara ? Çubuk - İstanbul ? Amman ? Colombo ? Kandy?

Otelde herkes istirahata çekiliyor. Saat 15.00?e kadar izinliyiz. Kaan ve Işıl açlıktan yemeğe koşuyorlar, ısmarladıkları yemekleri ?köri? soslu damak tadımıza ?uçakla 12 saat? uzak.. Tabii anında mideleri bulanıyor, pişmanlar? Biz daha önceki tecrübelerimizle ?sandviç? istiyoruz ve yanılmıyoruz. Otelin bahçesinin neredeyse tamamını kaplamış havuzda geçen birkaç saat sonucu otobüste buluşuyoruz. Ankara soğuk ve yağmurlu, burada ise sıcaklık 30°C, herkes yazlıklarını giyiyor. İlk şehir turundan sonra programımız Kandy Botanik bahçesi.. ?Asya?nın en büyük botanik bahçesi? diyor Kamal.. Ülkesini çok seviyor ancak yinede bizi de yerel halka karşı hep uyarıyor, kolluyor.

Botanik Bahçesinde bir koruluğa giriyoruz. ?Temple tree? denilen bu koruluk görünümü tek bir ağaç kapladığı alan 1.800 m² yaklaşık 2 dönüm. Kökleri dışarı sarkan bir ağaç var, adı ?Banyon tree? vakit darlığı ile ona gidemiyoruz ancak daha sonra Colombo?da görüyorum ağacı..Bizi gören herkes bahşiş istiyor.. Terör olaylarından dolayı bu cennet ülkede turist sayısıda çok az.. Bahçıvanın biri bizi görünce bahşiş almak için koşup bir şeyler getiriyor. Bir bakıyorum yaklaşık 10 cm boyunda dev bir akrep, simsiyah, Bond filmlerinde rol alabilecek irilik ve görünümde? Kendisine 1 DM veriyorum, kabul etmiyor, bunun 30 rupi olduğunu söyleyince de sevinerek alıyor.

17.45?teki dans gösterisine yetişiyoruz. En ilginci Tamil?lerin ateş dansı. Resmen köz halindeki kömürlerin üzerinde yürüyorlar. Biz yumuşak ayaklar ilgi ile seyrediyoruz yerlilerin Ateşle oynaşmalarını?
Oradan ?Kutsal Kandy Tapınağı?na gidiyoruz. Burada Buda?nın dişleri var. Bu dişler Hindistan?dan adadaki ilk başkent Anuradhapura?ya getirilmiş, buraya dişleri geri almak için Hintliler saldırmışlar, Kral dişleri alıp Polannaruwa?ya kaçmış ve burayı başkent yapmış, daha sonra ikinci bir saldırıda dişleri alıp ülkenin en ortasında korunması doğal şartlarla daha kolay olan Kandy?e gelmişler ve bu tapınağa dişleri saklamışlar. Bu dişler onların güvencesi daha da önemlisi milli birliklerinin teminatı bu dişler giderse Sri_Lanka diye bir şey kalmaz. Aman dişlere dikkat! burada hiç deprem, tayfun olmuyor sebebini yine dişlere bağlıyorlar.. (Ne yazıktır ki bu yıl (2005) Dünyada gelmiş geçmiş en büyük afetlerden biri güney Asya?yı vurdu.. Tsunami Buda?nın dişlerine rağmen 30.000 Sri Lanka?lıyı yok etti..) Tapınak gezisi sonucu otele dönüyoruz, otelde balayından dönen bir çift var.. Aileleri kapıda karşılıyor, misafirler paket paket hediye getiriyor. Kız bakire olduğunu ispatlamak zorunda imiş, malum çarşaf tüm misafirlere gösteriliyor. Şayet gelin ?kız? çıkmazsa damat hemen evini ayırıyor. 7 yıl boşanmak yasak, tekrar evlenebilmek için 7 yıl ayrı yaşıyorlar. Bence damada en büyük kazık.. Öyle ya adamcağız ne bilsin? İnanmış, güvenmiş, aldatılmış, birde 7 yıl ceza çek, elin üçkâğıtçısından bunu ?Tüketicinin Erkan abisine? yazmalı?
Çok şey konuştuk evlilik üzerine, bu iş hakikaten ciddi bir iş burada?

Her doğan çocuğun saat ve dakika kayıt edilip Horoskopu çıkarılıyor. Gençler görücü usulü ile evlenirse iki gencin ailesi Astrolog?a gidiyor ve Horoskop uyumu inceleniyor. Bu tamamsa iş geliyor pazarlığa. Kız tarafı Drahoma ödüyor. Eğer kızın babası zenginse keseyi açıyor. Okumuş, üniversite mezunu damat adayı zengin oluyor?

Çok fakir bir kız fakir oğlanla evlenebiliyor. Türkiye?de olsa Hülya Koçyiğit, Münir Özkul ne filmler çevirirlerdi. Hülya Koçyiğit?in elinde iki Hindistan cevizi ve bir mango Tarık Akan?a talip. Tarık doktor olmuş Reha Yurdakul?un kızıda ona talip.. Münir Özkul?la Hülya?nın gözyaşları yanaklarından süzülürken? Neyse lafı uzatmayalım. Akşam açık büfe?ye rakımızı koyuyoruz. Kamal daha sonra teşrif ediyor hep beraber ?rakılanıyor? rakının masaya çıkarılışı için izin alıyoruz. İzin 250 rupi?( 3 dolar)

Güzel bir uyku ile ertesi sabah Sigiriya?ya hareket ediyoruz. Burada da tarihteki taht kavgaları Osmanlı?daki gibi. Tek fark burada at yerine fil var, o kadar .. Kralın yerine geçen 1. karısından en büyük oğlu birde 2. hanımından en büyük oğlu var. İkinci oğlu hakkı olmamasına rağmen asıl oğlanın elinden krallığı alıyor. Tahtını sağlama almak için ülkenin tam ortasındaki cangılın arasından birden yükselen bir kaya kütlesinin üzerine, savunması kolay Sigiriya?ya saray yaptırıyor. 200 m. yükseklikte olan bu kayaya tırmanıyoruz. Kaya kütlesinin en üzerinde bir su deposu/yüzme havuzu var. Yıllar önce ilkel teknoloji ile 200 m. yüksekliğe bu suyun yel değirmenlerinin yarattığı basınç ile kalenin etrafındaki su havzalarından basıldığı rehberimiz Kamal tarafından ileri sürülse de hayali ihale dosyasını inceleyen gurubumuzdan Mühendis Faruk Bey ?Ulan ne biçim rüzgârmış bu? diyerek konuya sıcak bakmıyor. Yukarıda manzara enfes, etraf cangıl, Tüm gurup tepeye tırmanmağa çalışıyor.. Tepeye çıkan altı uçurum olan yan yolda Zeynep?in başı dönünce geriye dönüyor, annesi Nuran?da mecburen .. Kilosu açısından en ümitsiz yarışmacı Recep müthiş bir deparla kendini tepede buluyor. Zannederim tepede parlayan cam parçasının ?Rakı Şişesi? olabileceği algılaması ile kendisini yanıltmasının payı büyük ama o bunu açığa vurmuyor, bizde bir şey söylemiyoruz.

Sigiriya?dan inerken boyunlarımıza doladığımız piton yılanı ile resim çektiriyor Kaan, Nuran, Zeynep, Işıl birde ?kobra dansı? seyrediyoruz. Çocuklar bu resmi arkadaşlarına gösterip atacakları havanın zevkini yudum yudum tadıp neşeleniyorlar.

Gülen bizimle gelmeyip tepenin hemen yanındaki Sigiriya Hotel?de kahvesini içiyor. Öğle yemeğimize Gülen?ide otelinden alıp devam ediyoruz. Ama otel çok güzel, yemyeşil ve bahçesinde bir fil dolaşıyor..
Öğle yemeği için durduğumuz yerde daha önceden hazırlanmış tavuklu sandviç bizi bekliyor, haşlanmış tavuk ve ekmek yiyoruz. Yandaki masada Kamal milli yemekleri pirinç ve muhtelif sebzeler bulamacı yiyor (Rice & Curry). Nereye gitsek aynı yemek var. Belki de en büyük ikramları birde yeşil bir ?beetle? yaprağına kireç macunu sürüp yiyorlar.. Hepsinin dişleri herhalde bundan bembeyaz. Çeşitli tohumlar görüyoruz. Baharatların ağaçlarını görüyoruz. Tarçın, karanfil, kahve, kakao, karabiber, vanilya v.s. Adamın biri palmiyeye çıkıp gösteri yapıyor. Asıl gösteri onların ?Show room?unda başlıyor. Çeşitli yağların tanıtımında elleri yemek kokan (muhtemelen bizim tavuklu sandviçlerin?lerin kemiklerini ayıklamış olan) adam Gülen?e yanak bana da alın masajı yapıyor. Adamın ellerinin pis koktuğunu söyleyen Gülen, gülemeden sıkıntısını ifade edince hepimiz gülüyoruz.
Adam sıcak bir ortam yaratmanın sırrının Gülen?in yanağından geçtiğini algılıyor. Başlıyor sürekli Gülen?e kokulu elleri ile masaja. Herkes memnun ama bu sefer Gülenin kocası Faruk rahatsız. Adam bu sefer Gülen?e vücut masajı yapmak istiyor ?Vallahi Thai masajı olmayacak? diyerek de güvence veriyor, bu sefer Faruk'u daha fazla kızdırmamak için ben kendimi feda ediyorum ve soyunuyorum, adam sırtıma ve omuzlarıma güzel bir masaj çekiyor ve bahşişi kapıyor.

Daha sonra Matale?ya batik fabrikasına gidiyoruz. Herkes birer parça batik alıyor. İmalatı, boyanması ve kullanılması hakkında bilgi alıyoruz. Konu mankenleri ben, Kaan ve Zeynep..

Akşam yemeğinde yine aynı şekilde rakımızla beraberiz. Ertesi gün çok uzun bir yolculuk var gündemimizde, iptal ediyoruz. Nuwara Eliya?ya gitmeme kararı alıyoruz çünkü o zaman yol 11 saat sürecek. Yola çıkıyoruz ve Işıl?ın odada saatini unuttuğumuzu fark ediyoruz. Kaan ve Kamal dönüyor, yarım saat sokakta bekliyoruz. Saati bulup getiriyorlar.
Uzun bir yoluculuk yapıyoruz. Yolda meyve satan kızlarla resim çektiriyoruz, adamın biri süngerle karısını yıkıyor, ilgi ile onları, onlarda ilgi ile bizleri seyrediyorlar.

Öğle yemeği için yolda bir restorana giriyoruz. Restoranın mutfağını görünce muz yemek istediğimizi söylüyoruz. Oradaki pişen yemek ne mi? Tabii Rice&Curry dedikleri milli yemekleri.. Derken Galle yoluna çıkıp Hikkaduwa?ya dönüyoruz. Hikkaduwa?ya Supercorals Hoteline geliyoruz. Karşılama müthiş.. Herkese orkideden gerdanlık takılıyor, daha doğrusu mabet çiçeği.. Bir orkide cinsi sanki.. Hoş geldin kokteyli veriliyor, lobi fena değilse de bina en az 30 yıllık. Banyoları koridora bakıyor, duş alırken göğüs hizasına kadar koridordan görünüyor. Yıkanan insanın ani sabun bitmesine karşılık oradan geçen birisine ricada bulunabilme imkânı projeyi çizen mimar tarafından düşünülmüş olsa gerek.

Kendimizi Hint Okyanusuna atıyoruz. Akşam için Hint Okyanusunun karşında salaş ? güzel bir arası bir restoran buluyoruz. Rakımızı içip okyanus kenarında şezlonglara uzanıp kahvemizi yeni ay?a karşı köpük köpük dalgalanan Hint Okyanusuna karşı içiyoruz.

Sabah kahvaltıya iniyoruz. Masaların etrafında tavşanlar geziniyor. Işıl Otelin tüm tavşanlarını ve kargalarını altına toplayıp besliyor.
Tekrar yol koyuluyoruz. Hedef Kalutara?nın Wadduwa bölgesindeki Villa Ocean View Otel, Supercorals?tan sonra müthiş geliyor bize. Odaları da enfes, hemen havuz başına koşuyoruz. Günün menüsü ?Spagetti?, 150 rupi, herkes ısmarlıyor ancak ?Spagetti Bolonez? in kıyması bana biraz ağır geliyor benimkini Kaan yiyor.

Hint okyanusu sert dalgalarını oynamamız için gönderiyor. Faruk, Recep, Işıl, Kaan ve ben saatlerce dayak yiyoruz beyaz köpüklü dalgalardan ancak hiçte şikâyetçi değiliz ancak bunun acısı Faruk?tan çıkıyor ertesi gün?

Akşam yemeği açık büfe değil. Çorba, tavuk kızartmasından oluşan menü 450 rupi masamızda rakımız ve Sri Lanka?lı dört kişilik bir grup müzik yapıyor.
?Ayubowan me? ve Lanka Sri Lanka? şarkıları ile coşuyoruz.. Öyle ki Faruk bile bahşiş veriyor. En çok eğlenen bizim masamız. Animatör Fernando bir ara sadece bizim masamıza demir atan müzisyenleri uyarıyor. Gece uykuya çekiliyoruz.

Bugün 12 Şubat 1994 Çarşamba
Colombo?ya hareket ediyoruz. Colombo 4,5 milyon nüfuslu şehrin girişi araç trafiğinden felç olmuş durumda. Buna neden biraz da Mart sonunda yapılacak seçimlerin nümayişleri, Colombo?da Hemtours genel merkezine gidiyoruz. Mr. Janaka bizi karşılıyor. Recep, Nuran ve Kaan?da benimle beraber. İlk tanışma sonrası Janaka ile hayli dost oluyoruz.. Daha sonraki yıllarda birlikte götürdüğüm 100?e yakın arkadaşımı mükemmel ağırlıyor Janaka.. Hala çok yakın dostluğumuz devam etmektedir..

Daha sonra Kamal?ın götürdüğü kazıkçı bir hediye dükkânına giriyor ve çıkıyoruz. En son olarak Colombo Oberoi Oteline varıyoruz, otel muhteşem görünüyor ve bizi etkiliyor. Odaları kaldığımız önceki otellerden küçük. Lobide buluşup Gülen?in ?Mavi Topaz? alışını bekliyor, bu arada sandviçimizi yiyoruz.

Saat 15.30 ?da burada ?TukTuk? adı verilen küçük triportörlere binip 1 saat şehri geziyor ve alışveriş ediyoruz. 1 TukTuk?un bir saatlik ücreti 150 rupi. Yani 300.000 TL 1 Rupi=2,000 TL olmuş oluyor ve ben bunları yazarken utanmış oluyorum. Bunlarla glu glu devletler diyenlerin bilgisizliklerine kızıyorum. Tuktuk gezimizde alışveriş yapıyor, Budist tapınaklarını geziyor ve otelimize dönüyoruz. 1993?teki seyahatimizde Hilton Colombo?da kalırken adının Ramiz Cafer Muhammed olduğunu söyleyen Sri Lanka?da mukim %7 Müslümanlardan biri benden Kuran istemişti. Dini inançlara hürmetimin sonsuz olmasından Ankara?dan epey pahalıya aldığım Kuran?ı paketleyip götürüyorum. Hilton Otelinin lobisinde kuyumcu dükkânına çalışan Ramiz Cafer Muhammed geçen yılın aksine çok soğuk ve normal karşılıyor beni. Kuranı sanki ona borcunu geç ödemiş birinden parasını geri alır gibi sertçe elimden alıp tezgâhın altında bir yere doğru ittiriyor. Yaptığım kadirşinaslıktan dolayı gözleri dolu dolu bir Müslümandandan ?Aferin!? almayı beklerken bu Hindistancevizli herife sinir oluyorum!
İyilik yapmak isteyip hayal kırıklığına uğrayan ilkokul çocukları gibi hissediyorum kendimi. Tuktuk?a binip Recep?le otele dönüyoruz. Yolda asker, kontrol için durdurup güneş gözlüğü ve kalemime sulanıyor. Sonra vazgeçiyor bu eyleminden Allah ellerine düşürmesin!. Otele dönüyoruz..

Akşam yemeği Oberoi Otelde açık büfe..
Envai çeşit balıklar var, modernize edilmiş bir at arabasının arkasında.. Kırmızılı, beyazlı, muhtelif mercan kayalıkları ve okyanus balıkları. Beğenip işaret ettiğin balık temizlenip mangalda pişiriliyor ve tabaklara konup servis yapılıyor.
Mezeler karides, pavurya, ıstakoz?

Wijeratne?nin torunu gelip bizi arka bahçede buluyor. Ona isteği üzerine kuruyemiş ve rakı getirmiştik, kendisi rahatsız olduğu için gelemediğini telefonda bana iletiyor, getirdiklerimizi torununa teslim ediyoruz. Gülen ve Faruk?ta ona kuruyemiş getirmişlerdi. Biraz mahcup oluyorum Wijeratne adına.

Sabah erken saatte kalkıyoruz, etraf zifir karanlık. Yolda DSİ tabelasının önünde korkarak Faruk?la tabelanın resmini çekiyorum. Devamlı DSİ?ye baraj projesi çizen Faruk?a bu tabela ile fotoğraf çektirmek nedense ilginç geliyor bu adam kesseler kimse duymayacak karanlıkta.

Havaalanına dönüyoruz ve bu güzel gezi bitiyor.
Önce Amman daha sonra Ankara?ya geliyoruz.. O kadar etkiliyor ki beni Sri Lanka, bu ikinci geziden sonra 2005?e kadar toplam 5 kere gidiyorum o cennet adaya.. Kim bilir bundan sonra daha kaç kere gideceğim?.. Çocukluğumdan beri hep adaları özlemle yaşamak istemişimdir.. Etrafı derin denizlerle çevrili olduğu için emin ve koruyucudur adalar.. Okyanusun ortasında sahilleri dalgalarla yıkanan o unutulmaz güzellikteki adalarda Edgar Alan Poe?nun aşık olduğu Anabel Lee?sini aramak için nerelere gitmedim ki?.. Oahu?ya, Hawaii?ye, Karayip adalarına, Jamaika?ya , Mykonos?a, Santorini?ye, Girit?e , Kıbrıs?a, Kos?a, Bozcaada?ya.. Takvimlerde görüp özlemini çektiğim palmiyelerin kumsalın üzerine uzandığı o hayalimdeki adayı bir tek Sri Lanka?da buldum.. Ne olur sizde görün..

Sevgilerimle..

EGE ve YUNAN ADALARI GEZİSİ

15 ? 22 Eylül 2001 Ege Yunan Adaları Gezisi

16.09.2001 / Pazar

Dün 18.00?de kalktı ?TDİ Karadeniz? gemimiz. Karaköy?de bağlı olduğu limanda şanssızlık eseri ?Royal Princess? gemisinin yanına demirlemişti. Royal Princess 10 katlı muhteşem bir gemi? Bizimki yanında flikası gibi kalıyor.

Karadeniz gemisine biniyoruz. Biletimize bakan görevli herkesi güler yüzle karşılıyor. Bize ?iki kat aşağı 205 numara? diyor. Makine dairesine doğru inişe geçiyoruz. Odamız geniş.. 2 ranza var. Her ikisinin alttaki yatağını paylaşıyoruz. İşin en güzel tarafı sabah erken kalkınca Sevgi?yi uyandırmamak için yatakta hapis oluyor olmamam.

Yatağımın tepesinde ayrı ışığım var, istediğim an kitap okuyabilirim. Banyo ve tuvaleti de çok güzel. Tuvalet harika çalışıyor. Eee, nede olsa odamızın konumu nedeniyle fosseptik tankına çok yakın olmalıyız.

Gemiye binerken pasaport kontrolde, bir adam sevgilisiyle kavga ediyor, çok sinirleniyor ve kadını pasaport kontrol noktasında sinirli bir şekilde terk ediyor. Kadında ona ?Terbiyesiz herif !? diyor, başka şeylerle söylüyor, mutlu olsunlar diye planlanmış, bilet alındığı sırada aşk dolu kamara muhabbetleri düşlenirken şu son anda gelinen duruma bak.. Adam sevgilisine ortada bırakıp gemiye doğru gidiyor? Gemiye çıkıyor ?Şu dırdırcı kadından kurtuldum.. Belki daha güzel bir fıstık bulurum? heyecanı ile gemide hızlı bir tur atıyor, daha sonra bir gemi dolusu yaşlı kadınları görüp vazgeçmiş olmalı ki anında dönüp sevgilisini gemiye getiriyor..Onlar gemiye binerken çıkış merdiveninde kadınla göz göze geliyoruz, omuzlarını kaldırıp, dudaklarını büzerek ?Napalım oldu işte! ? işaretini veriyor bana.

Gemide birde Abdullah ACAR var, Fenerbahçe Kulübü yöneticisi. Yanındaki kız en fazla 25 yaşına, adam 70?lik? Tabii böyle bir ilişkide erkekler kızlarla yaşlarının toplamının yarısı gösteriyorlar? Yani Acar 42 yaşında gösteriyor resmen..

Odamıza yerleşiyoruz ve gemi kalkıyor. Makine dairesinin tam yanımızda, altımızda ve üstümüzde olduğunu anlıyoruz. Yani tam makinenin içersindeyiz sanki.. Konuşmak mümkün değil? Daha iyi? Belki de böylece Sevgiyle kavga falan etmeyiz. Şaft dönünce her yer zıngırdıyor. Uskur suyu itiyor, su uskuru, o geminin su kesimindeki gövdesini yani bizim odayı ve bizim ranzaları, bizde gidiyoruz. Olsun..
Ben çok rahatım.. Biraz dinlenip, duş alıyorum ve saat 20.00?de yemeğe çıkıyoruz. Restorana ?cafe? den geçiliyor. Çok güzel döşenmiş bir restoran. Turuncu koltuklar, sarı ceketli garsonlar renk katıyor yemeğe. Yemekte mercimek çorbası, biftek, taze fasulye ve şeftali var. Sevgi bifteğe bayılıyor. Rakımızla birlikte yemeğimizi yiyoruz. Aynı masayı paylaştığımız adamın karşısındaki kadını çözemiyoruz. Annesi mi, karısı mı? Diye.. Adam sürekli konuşuyor, eğlendirmek, oyalamak için kadını.. Kadın yaşlı gözlerle arada bir başının sallayarak.. Onaylıyor, kocası mı, oğlu mu anlayamadığım adamı? Adam kamaradaki tarihi rakısını garsonların masaya getirmesine izin vermemelerini şikâyet ediyor anne-karısına. Bende birazdan iri bir duble rakı hazırlayıp sunuyorum adamcağıza, seviniyor ve kabul ediyor..
Saat 20.30 oluyor, o gün çok yorulmuş olduğumuz için hemen yatıyoruz.

Ertesi sabah 08.30?de kahvaltıya çıkıyoruz dinlenmiş olarak. Kahvaltıda peynir çeşitleri, domates, salatalık ve yumurta var.
Öğlene yaklaşırken sağımızda git git bitmez bir Yunan adasına, bir kurmay gibi gözlerini kısarak adamın biri ?Midilli? diyor. Adamda ?emekli asker? formatı var? Saat öğlen 11.00 suları.. O saatlerde bizim Midilli?de olmamamız lazım? Ayrıca Midilli Edremit Körfezi?nin içinde olmalı, inanmıyorum emekli yarbay görünümlü adama, gemideki bir denizciye soruyorum adanın adını. ?Midilli Midilli !? diye cevap veriyor TDİ Karadeniz?in görevlisi. Sonunda o adanın ?Sakız? adası olduğu anlaşılıyor. ?Vay! Neden 12 adayı verdik!? diyenlerin kulağı çınlasın.. Burnumuzun dibindeki adaların adını denizcilerimiz bile bilmiyor..

Derken, gemimiz Çeşme limanına giriyor, Sevgi?nin gözü Çeşme?de değil restoranın kapısına asılmış yemek listesinde..! Herkes denize bakıp iyot kokusunu içine çekerken biz mutfağın havalandırma bacasına dönmüş pişmekte olan yemek kokularını çekiyoruz içimize.. Öğle yemeği kokuları geliyor mutfaktan. Yemek saati geldiğinde Mantarlı köfte, fırın makarna, salata ve patlıcan kızartmayı anında gövdeye indiriyoruz. Yemekler harika? Ancak fırında makarna biraz fırında ?unutulmuş?! Üstte kurumuş makarna büzlerini delip yumuşak bölgelere ulaşmak gerekiyor..

Çeşme?den gazete ve güneş gözlüğü alıp odamıza çekiliyoruz. Benim cep telefonunun pilini kırmama kızan Sevgi, odanın ?air conditionunu? bozuyor! Ödeşiyoruz.

Akşamüzeri 19.00?da tanışma kokteyli var ?gece kulübünde? Herkes cicilerini giyip beklerken müzik başlıyor ve Kaptan elinde mikrofonla şarkı söyleyerek arkasındaki mürettebatla içeri giriyor. Hoş bir sunum. Şarkının nakarat bölümlerinde mürettebatın iki sağa iki sola kayarak vokal yapacaklarını beklerken onlar esas duruşta ?buz? gibi duruyorlar. Hallerinden ?Bizim kaptan böyle kaçık işte.. Neler çekiyoruz? havası anlaşılıyor. Kaptan?a ?Süvari bey? deniliyormuş hitap ederken, tüm personel ?Süvari Bey? diyor. Yaşlı bir teyze bunu ismi zannedip ve de yanlış anlayıp kaptana gezilerden birinde sürekli ?Süavi Bey? diye hitap etmiş.. Kaptan bu olayı bir anekdot olarak anlatıyor kokteyl partide.. Oradan akşam yemeğine geçiyoruz. Akşam yemeği öğlenin aksine ?zayıf? Dört tel roka yanında levrek tava ve patates (haşlanmış). Yanımızda aynı masayı paylaştığımız anne ? oğul mu, karı ? koca mı, kestiremediğimiz çift, abla ? kardeş çıkıyor. Siyasetten bahsediyoruz sevgi gece 24.00?ü bekliyor. Göz göze gelince ?yatalım? mesajını alıyor. Sertçe ?uykun mu var?? diye soruyor. Cevap ?evet!? olursan anında hır çıkarabilir. Son derece uykusu gelmemiş bir vaziyette gözlerimi kocaman açıp ?Yoo!? diyorum. Son iki gündür bana iyi davranıyor ama tuhafıma gidiyor bu ?iyi davranma?.
?Gece ikramı? kibrit kutusu büyüklükte kesilmiş pizza çıkıyor. Ben akşam yemeğindeki açlığı o kutulardan 4 tane yiyerek bastırıyorum. O arada iştahla pizzaları ondan daha fazla yediğime kızan Sevgi?ye göre ?herkes bana gülüyor? güleni görmedim ama Sevgi her nasılsa görüyor?

17.09.2001 Pazartesi

Sabah Rodos?a giriyoruz. İlk görünümü çok müspet? Çeşme?nin gemimizden görünümü çok zayıftı. Sevgi Rodos Limanında surların içinde ?Cami? görüyor..
Ben biraz erken kalkıyorum. ?Emekli asker? görünümlü adam yanımda bitip Kanuni?nin burada 20.000 şehit verdiğini, bu adayı almak için Piri Reis?in kellesinin istediğini ekşimiş bir surat ifadesi ile anlatıyor. ?Bu kadar zahmetle aldık, verdi pezevenkler!? gibi bir yaklaşımı var. Biz millet olarak Anakara?nın içine etmişiz, adaları ne hale getirdiğimizi bizzat Bozcaada?da tespit etmiş biri olarak hiç sallamıyorum bu üzüntüyü?
İyi ki Yunanlılar almış, pırıl pırıl bakıyorlar bizler için.. Bizde olsa surların üzerinde ?Fanta?, ?Bel Fıtığı? falan yazardı?

Sevgi şortuma takıyor. ?çok komik!? buluyor. ?Doğru dürüst bir şort al!? diyor. Sıkılıyorsan değiştireyim diye savıyorum saldırılarını. ?Hayırda şortun hiç yok!? diyor. ?Bu ne ? diyorum. ?Ne biliyim, komik!? diyor sonra birden insafa gelip susuyor? Ama mutlaka bir şeyler olacak. İnşallah olmaz.

Bu arada gemiye binmeden İstanbul?da ?Tarotçu Sevim?e Ortaköy?de fal baktırıyoruz. Önce 15, sonra 7, daha sonra 7 kartı sol el ile seçiyorum. Sevim her şeyi ?şak? diye biliyor. ?Deniz gezisine çıkacaksınız !? diyor. ?İşleriniz durgun, size reva olmayan 3?4 yıl geçirmişsiniz!? diyor. ?2?3 ay sonra yepyeni bir hayata başlayacaksınız!? diyor. Bunların aralarında çok enteresan şeyler söylüyor? Şaşkın ayrılıyoruz falcının önünden?

İstanbul?da gemiye binerken kavga eden çiftin ?Bayan? olanı kayıp? Herif herhalde kadını denize itti? Veya kamarasında boğduğuna ihtimal veriyoruz. Adam işlediği cinayetten sonra son derece memnun eğleniyor.. Hiç çaktırmıyor, etrafına gülücükler dağıtıyor. Gece kulübün de hep ön masada, amacı ?ben oradaydım ya? Gördünüz ya!? mesajı vermek.. Bir ara bekâr kadınlardan birini dansa kaldırıyor? Evde kalmış, evde kalınca mutfakla haşır neşir olup ?götürmüş? kadını sağdan, sola soldan sağa çevireyim derken epeyce yoruluyor, ?Bakın ben böyle centilmenim.. Benimle olursanız farkı yakalarsınız!? derecesine dans ettiği, kısa boylu, şişman, evde kalmış bayanın ellerinin parmak uçlarından öpüp tüm sevimliliği ile yerine oturuyor? Amacı belli ?işte o akşam sizinle dans etmedim mi?? diye kadını şahit gösterecek..

Rodos?ta inince limandaki taksilere ?Lindos? şehrine gidiş ? geliş fiyatını soruyoruz. Daha önce bu adayı gezen komşumuz Tülin?e telefon edilip alındı bu şehrin ismi? Önemli ve gezilecek. Buraya kadar gelip de kamarada oturmak olmaz? Gidiş ? dönüş 80 dolar istiyor duraktaki şoför. Yolculuk gidiş dönüş ve orada kalış toplam 3,5 saat sürüyormuş. 4 kişide olsak aynı para, 2 kişide? Bizimle bir taksiyi paylaşın diyecek arkadaş gurubumuz yok.. Kime söylesem ki. O emekli asker görünümündeki adamamı? Sevgilisini denize iten katile mi? Bir sürü bol sakallı teyze var sanki ?erkek görünümlü kadınlar? yarışma finali Yunan adalarında yapılacak gibi bir sürü ekip var gemide? Bir tek sol omuzlarından sağ kalçalarına inen ?Miss Zonguldak?, ?Miss Kahramanmaraş? kurdeleleri eksik..
Sevgi ile surların içine giriyoruz, harika bir ortamla karşılaşıyoruz. Ada beklentimden yeşil? Sokaklar taş, surlar yepyeni?

Ya Piri Reis?in leventleri top atışlarında sürekli surları ıskaladılar veya Yunanlı dostlar harika bir restorasyon örneği sergilenmişler?

?Ulan Deyyus! Barutu kıtmıdır cihan imparatorunun? Gülle gene düştü ummana! İdman mı kıttır yoksa tutturamadınız kal?a yı..? gibi tarihi replikler uçuşuyor kafamda.

Sokaklarda satılan şeyler hep aynı. Bodrum?da, Kapalı çarşıda neyse Rodos?ta o?
Gözlük, heykelcikler, formalar, deri eşyalar, kemer, terlik.. Yinede Sevgi müfettiş gibi inceliyor satılanları. Müthiş matematiğimizle 1 dolar=358 drahmiyi TL?ye çeviriyoruz. 1 Drahmiyi 50.000.-TL olarak kabaca çeviriyorum, daha sonra defteri kalemi alıp bölüyorum. 5.000 TL çıkıyor. Olsun her halükarda etiketteki fiyatları aynı buluyorum. Saat sabahın 10.00?u gez gez bitmez bu saatler.. Gemi gece 23.00?de kalkacak?
Lindos?u görmeliyiz. Hemen ?turizm danışma?ya gidiyoruz, görevli şehirlerarası otobüs olduğunu, otobüsün bürolarının karşısından kalktığını söyleyip bize birde kitapçık veriyor Rodos hakkında.. Otobüs saat 10.30?da varmış. Büyük bir kalabalık durakta bekliyor. O sırada durakta bir Amerikalı çift var, onlarda Lindos?a gidiyorlarmış, onlarla arkadaşlık etmek için sorduğum sorularıma kısa cevaplar alıyorum. Otobüs geliyor, oturduğumuz sıranın arkalarını tercih ediyorlar, dost olma girişimimiz başlamadan bitiyor. ..
Otobüs kalkıyor, eski püskü bir otobüs? Artık Türkiye?de öyle otobüsler köy seferinde yok? Şoför bizlere benziyor, biraz sonra Papadopulos adını taktığım biletçi biletleri kesmeye başlıyor, bilet ben ortaokula giderken belediye otobüslerinde kesilenin aynısı.. Biletçinin başparmağına sarılı bir lastik onun yardımı ile saman kâğıda basılı bilet tomarından bir tane ayırıyor, üzerine sabit kalemle bir çentik atıp veriyor bileti..Bize sıra geliyor. Lindos 1.050 Drahmi yani 3 dolar. Gidiş ? dönüş 12 dolar ikimize olan yere 80 dolar isteyen hıyarlar utansın.
1 saatlik bir yolculuk sonrası Lindos?a geliyoruz. Dar sokaklı şirin bir turistik koy?
Ama deniz ve tabiat açısından Türkiye sahilleri olarak daha iyiyiz. Ancak, Yunanlı çevresini koruması açısından bizden daha bilinçli..Yoksa satılan eşyalar, sahte marka gömlekler, eşofman,formalar hep aynı?

Lindos?un inişi yokuş aşağı çok rahat? Tabi birde bunun çıkışı var. Çarşının içi eşek dolu? Belli ki bu hayvanlar bir inmiş bir daha çıkamamışlar o yokuşu? Eşek nüfusu Lindos?un etrafını göremeden o çukurun içerisinde artmaya başlamış gibi bir görünüm var?
Tesadüfen yarı yola kadar tırmanan genç bir hanıma ilk yardım ve tıbbi müdahale yapılırken indik aşağı? Dükkânları gezdik, domuz döner, yoğurt-ekmek yedik. Denize girdik ve dönüşte o yokuşu çıkmamak için taksi tuttuk. 8.500 Dhs yani 20 dolar.
Taksi bizi tam gemimizin önüne getirdi? Liman kotu tuttuğu için gemiye girdiğimiz holden sağa sapınca merdivene gerek olmadan Zart! Diye 205 numaralı odamıza girebiliyoruz. Yataklar muhteşem ama boyu biraz kısa.. Yatınca başımın üstü ve ayaklarım tam yatağın tam içine sığıyor.. Kendimi yuvasına yerleşmiş ?pil? gibi hissediyorum.. Bir tek ayak kısmında helezon şeklinde yay yok? Olsa zaten sığamam kutuma.. Ama her ne haltsa yatar yatmaz uykum geliyor.

Akşam 17.00?de Sevgi heyecanla uyandırdı beni.. Hadi gidelim çarşıya diye. Giyinip çıktık. Hakikaten çok güzel. Restoranlar, meydanlar, dükkânlar var. ?Özenli, temiz ve pahalı ?Birde dikkatimizi en çok çeken ve Türk iyeden bariz farkı sokakların çok sessiz oluşu.. Bizde olsa bin bir çeşit müzik birbirine karışır.. Orada herkes kendi kulağınca ancak duyulacak şekilde yayınlayabiliyor müziği..
Işıla ?Angel? adlı bir parfüm aldık. Sevgi aklına esince kızını arıyor. ?Çomar?a yemek ver, Kuki?nin çişini ettir, Gülseren geldi mi?? gibi kısa konular için habire kızı arıyor. Kaan?a ulaşmak mümkün değil, nerede olduğu da bilinmiyor. Onun için Işıl daha sık aranıyor.
Akşam 20.00?de yemek için gemiye dönüyoruz. Yemekte tavuk ızgara ve ?kabak bastı? var? Muhteşem bir lezzet? Ama bana dokunuyor, iki şişe soda ile zor zaptediyorum kendimi?

Gece 23.00?te gemi kalkıyor, ben Sevginin bozduğu odanın klimasını tamir ediyorum, yola çıkıyoruz, hedef SANTORİNİ?

18 Eylül 2001, Salı

Sabah 08.30?da kahvaltı yaptık, nefis bir börek vardı. Çaktırmadan iki tabak aldım. Öğle yemeği çok hafif geçiştirilecek?
Geminin organize ettiği geziye katılacağız. Bu gezi için daha önceden 2x40 dolar ödedik. Saat 09.30 gibi Santorini önüne geldik? Volkanik bir ada, simsiyah? Tepelerin üzerinde ?üremiş kefir? görünümünde amorf bir mimari ile bembeyaz evler? İlk izlenimimiz bu? Gemi adaya çok yakın bir konumda dubalara bağlanıyor. Yerleşim bölgesi denizden yaklaşık 250 metre yukarıda. Turistler teleferik, katır veya eşekle tepeye çıkarılıyor. Eşek olarak dünyaya gelmek büyük şanssızlık.. Ama Santorini?de eşek olmak daha büyük felaket.. Hani derler ya ?beterin beteri var? diye? Gün boyu üzerlerine binen onlarca kilolu insanı yakıcı güneşin altında durmadan limandan 250 metre yükseklikteki yerleşim bölgesine taşıyorlar..

Bizi gemiden alıp teleferiğe götürecek motoru bekliyoruz. ?Erkek görünümlü kadınlar? güvertede toplaşmışlar. ?Nasıl yaşanır bu adada? muhabbeti yapıyorlar? Hepsi eve ekmek, yoğurt nasıl taşınırın anında hesabına giriyorlar.
O sırada yanında oturduğum çelik merdiven titriyor ve inliyor. ?Erkek görünümlü kadınlar? yarışmasında bence en favori kadın yolcu gemiyi zıngırdatarak iniyor aşağı?

Gümrük ve pasaport işlemleri için gemimize yakışıklı ve genç bir memur geliyor, atkuyruğu saçlı, güler yüzlü..
Maalesef bizim memurlar ?tulumbacı eri? gibi, gaytan bıyıklı ve gelir gelmez ?Sıçmayayım ağzına şimdi ulan? bakışı fırlatırlar etrafa. Benim memurum değil sanki ?infaz koruma görevlisi? şunu şöyle yapabilir miyiz?? diye soruna hemen ?hayır!? yapıştırılır bizde. Hem de sorundaki ?z? harfinin tamamlanmasını beklemeden? ?Hayatı zorlaştırma görevlileri? ?Mutluluk takozları!? durup dururken hatırlayıp sinirleniverdim işte.

Adanın tepesi denizden 250 metre yukarıda? Otobüslerle adanın tepesine çıkıyor oradan ?İo? köyüne gidiyoruz. İo, Tira adasının ucunda kartpostallarda resimleri olan evleri barındıran ada? Yunanlı rehber kız Nena, orayı gezmek için bize 45 dakika veriyor, koşturarak geziyoruz dünya güzeli İo?yu. Gördüğüm her şeyin fotoğrafını çekiyorum. Çek çek bitmiyor film? ?Ne kadar ekonomik bu film? derken şüphelenip kameranın içini açıyorum ki film yok? Bütün Rodos?ta, gemide çektiklerim boşa gitmiş oluyor. Daha önce böyle bir rezalet hiç başıma gelmemişti. İo?da hemen filmi takıp koştura koştura gördüğüm her güzel şeyi çekiyorum. İo?dan sonra otobüslerle plaja gidiyoruz. Plaj süresi 1 saat 20 dakika? Bu arada denize girip betonun üzerine kendimi ?şak !? diye bırakıyorum ve beni güneş çarpıyor. Bu arada sevgilisini öldüren adamın adının Ekrem olduğunu öğreniyorum. Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Kaymakamlık, Vali Muavinliği yapmış. Vali Muavinliği ekine ?falan? getirdiğine göre pek yapamamış görünüyor ama gezinin yaramaz ve gırgır çocukluğuna soyunuyor Ekrem? Otobüste bandana, küpe takıyor, espriler patlatıyor. 54 yaşında ve karıyı boşamış, ondan neşeli?

Plajdan şarap tadım evine gidiyoruz. Orada tadılan onlarca bardak şarap güneşte mayışmış beynimi iyice uyuşturuyor. Ekrem çok sevimli gözüküyor gözüme? Bir ara Rusça ?şerefe? nasıl söylenirdi? Diyor. Bir türlü aklıma gelmiyor kelime ?biz erkekler bunu bilmezsek neyi biliriz ki?? diyorum. Yanımızda yazar Duygu Asena var. Bir ara Eyvah! Diyorum, baltayı taşa çarptık. Ama Duygu Hanım ?Nazdarovya!? diye bağırıyor? Rus kadının aşağılamasını protesto yerine iki erkeğin bulamadığı kelimeyi bir kadın olarak bulmanın zaferini yaşıyor?

19 Eylül 2001, Çarşamba

Bu sabah Pire Limanındayız?

Hep uyumak istiyorum zaten bu nedenle doktor doktor dolaşıyoruz? Hekimlerin bulamadığı çare için Sevgi bana kızıyor ?Neden uyuyorsun, ben sıkıldım !? diye? Ama gündüzleri ciddi yol yapıyoruz epey yoruluyoruz. 10?12 saat sırtta güllemsi fotoğraf makinesi ile? Bu arada Kaptan giriş işlemlerinde bir sorun olduğunu açıklıyor. ?Yonanlı? bizi vizesiz olduğumuz için sokmuyor. Esas neden Usama Bin Laden?in İkiz kulelere saldırısı nedeniyle Amerikanın etrafı velveleye vermesi.. Yunanlının bunu fırsat bilip antlaşmaları hiçe sayması Karşılıklı imzalanan anlaşmalara göre Cruise gemilerinde 24 saatlik ziyaretlerde vize aranmıyor.. Kaptan Dışişleri yetkililerini arıyor, Atina?daki Büyükelçiliğimizi arıyor,hiç kimse gemide mahsur kalan 170 kişiyle ilgilenmiyor..Bizlerin ödediği vergilerle şıkır şıkır dolarla maaş alan yetkililerden biri bile limana gelip ? Nasılsınız?? diye sormuyor.. İtilmiş ve kakılmış bir ülke olduğumuzu bu gezide daha çok anlıyorum... Yunanlı askerler bizi iki kere sayıyor? Her seferinde ? İzin verecekler, ineceğiz herhalde..? diye koşuşturarak sıraya giriyoruz ..Amaçları ?Aradan gizlice kaçan var mı?? onu araştırmak..
Daha evvel Pire ve Atina?yı gördüğün için limana çıkmak çok önemli değil? Ama ?çıkamazsın? denilmesi canımı sıkıyor. ?Fasulyeden Akrapol!? gezisi için kaptan 50 dolar toplamış. Tüm karları gittiği için üzgün. Hepimizi gece kulübüne toplayıp konuşma yapıyor. Herkes ?Türk iyeye geri dönelim, paramızı iade edin !? fikrinde?
Vizesi olanlar Atina?ya iniyor, biz gemide kalıyoruz. Gece tam 12.00?de bizi bu hale koyan ülkemize dönmek üzere ayrılıyoruz Pire?den?

Bu gezinin yatmasından dolayı personel daha yumuşak davranıyor bize. Masa komşumuz Yalvaç Bey?in rakısını masaya getirmesine izin veriyorlar. Yalvaç Bey?in rakısı hafriyat sırasında bulunmuş, birinci Dünya Harbinden kalmış, top mermisi gibi?
Üzerinde hayal meyal hatırladığım eski bir etiket var? Onlarda yıllara dayanamamış soyulmuş? Şişenin rengi sarıdan siyaha dönmüş? İkinci kadeh olarak onu içiyoruz. Yemekte karışık ızgara, bamya ve lokma tatlısı var. Yemek sonrası gece kulübündeyiz. Müzik berbat? Solist güzel bir kız, bu güzellik sesine yansımamış?
Geceleri assolistliğe soyunuyor. Tülden etollerle, tuvaletlerle sahneye çıkıyor, arkada tenekeden bir org ve esmer güdük bir oğlan, birer birer ırzına geçiyorlar özensiz seçilmiş parçaların?

Sabah 20.09.2001, Perşembe

Rotamız Kuşadası.. Programda Mykonos vardı ancak orada da adaya çıkış için vize şartı aranacağı için programı iptal ediyoruz.. Gemice yapılan oylamayla yeni program yapılıyor, Türkiye?ye doğru bodoslama gidiyoruz. Programdan 1 gün önce olacağımız özlemiyle tutuştuğumuz vatanımıza?
Yolcular arasında bir Kardiyolog Doktor var? Karısı da bakteriyolog? İkisi de çok yaşlı. Adam suratsız. İstanbul musiki cemiyet başkanı? Sonra çok iyi anlaşıyoruz adamı çok seviyorum. Adam koyu Galatasaraylı.. Müthiş anlaşıyoruz..
Karısı biran önce Türkiye?ye dönmek istiyor. İşaret parmağını yandan bir daire çizerek yere dik olarak getirip ?bu gece 12.00?de 3. Dünya Savaşı çıkacak beyler!? diye cümleye başlıyor? Gürültüden cümlesinin devamı duyulmayınca konuşmalarda en ufak bir arayı saptayınca yineliyor cümlesini ve el hareketini, şaşkın şaşkın etrafa bakarak?

Kaymakam Ekrem Bey?in Yunan adaları yerine Türk limanlarına uğrayalım teklifine iki elini ayalarını birbirine yaslayarak hafif öne eğilip ? Ben 1000 doları Marmaris, Bodrum?u görmek için vermedim!? diyor, çok alkış alıyor bu fikri?

Denizcilik İşletmeleri Personel Dairesinde çalışan Mehmet Bey Eddie Murphy?in filmindeki Los Angeles?li salak polise benziyor? Sürekli gülmeye hazır temiz bir tip?

Zonguldaklı 50 hanım var. Çoğu ile Sevgi samimi oluyor, tatlı insanlar.. Eczacı Meral Hanım, komplekslerini yenmiş çok rahat bir tip, acayip neşeli?

Yolculuk başlamadan herkes sandalye kapıp ayakta kalanlara boş sandalyelerin üzerine çanta ve fotoğraf makinesi koyup yer vermezken yolculuğun 5. gününde herkes birbirine toleranslı ve sevecen davranıyor?

- Şu sandalyeyi alabilir miyim?
- Aa! Tabi ne demek

Diyalogları başlıyor?
Yolculukta Duygu Asena ile tanışıyoruz, son derece düzeyli biri. Sevgi?de ben de çok seviyoruz kendisini. Kartlar alınıp veriliyor. Gazeteci Mustafa Mutlu, TRT?den Gülgün Cündübeyoğlu ile tanışıyoruz.
Duygu ile arkadaşlığımız ilerleyince sohbet sırasında ona ?Katil Ekrem?den bahsediyorum.. Sevgilisiyle gemiye bindiğini, daha sonra kadını bir daha hiç görmediğimi anlatıyorum ona..Biraz gırgır birazda gerçekten merak dolu olarak..O da çok şaşırıp hemen dönüp olayı yanında oturan Kaptan?a anlatıyor..Kaptan çok ilgilenip ikinci kaptanı yanına çağırtıyor,olay birden büyüyor..Gırgır yaparken birden ciddi bir olayın içerisinde buluyorum kendimi..İkinci kaptan biraz sonra elinde yolcu listesi ile geliyor,Ekrem?in tek kişilik bir kamarada kaldığı,yalnız seyahat ettiği ortaya çıkıyor..Eee? Gemiye binen kavga ettiği sevgilisi?? O da açıklığa kavuşuyor,gemi personelinin yasalara aykırı olarak sadece gemiyi görmek için hareket saatine kadar kadının gemiye binmesine izin verdikleri ortaya çıkıyor.. Daha sonra Erkemi masamıza davet edip olayı, araştırmalarımızı, şüphelerimizi ona anlatıyoruz.. Çok gülüyor olanlara, Hemen sevgilisini cep telefonu ile arayıp olanı biteni kendi üslubuyla aktarıyor.. Ertesi gün limana onu karşılamaya gelmesini yoksa bizleri inandıramayacağını iletiyor özlediği sevgilisine..
Herkes birbirini tam ısınacakken yolculuk bitiyor, dönüyoruz ilk kalktığımız limana? Limanda Denizcilik işletmesi personelinin arasında Erkemin sevgilisini görüyoruz.. Kırk yıllık dostlar gibi sarılıp öpüşüyoruz.. Kendimi sonu mutlu biten ?Komiser Colombo? filmlerinde gibi hissediyorum.. Herkes birbirinden kart ve telefon numaraları alıp veriyor ve gezimiz sona eriyor..

Doğrusu biz bu geziyi çok sevdik darısı bundan sonraki gezilere.
Tanrı sağlık ve para versin de?

Yıldırım Tuna

Eylül 2001

ATİNA ve KENYA

ATİNA VE KENYA Şubat 1996

Bu sefer grup kalabalık her sene seyahat arkadaşlarımız Tümer ve Figen ile çıktığımız geziye bu sefer Antalya?dan Mimarlık Fakültesinden sınıf arkadaşlarımız Recep ve Nuran, Ankara?dan komşularımız Aycan ve Tülin katıldılar?
Uçak Olimpic Airlines? İstanbul?dan kalkıyor?
Tümerler üç gün önce İstanbul?a geldiler. Recepler ve grubun diğer üyeleri ile Tarabya?nın ?hemen bitişiğindeki? ?Vilayetler evinde? buluştuk. Otelin konumu harika ve de çok ucuz, iki kişi 700.000 TL. (11 Dolar)
Kireçburnundaki bir balık restoranında Ramazan sonrası ilk rakılar içildi. Sabah saat 06.30 da havaalanına gitmek için sözleşerek uykuya çekildik. Sabah otel servisi yerine herkesi ben kaldırdım. Nuran uyanır uyanmaz telefonla resepsiyondan odalarını arayan Tümer?i oda servisi sanıp ?kahvaltı? istedi, Tümer de ?Pencereden kafanızı uzatın yumurtanız geliyooor !? diyerek Nuran?ı uyandırdı.. Günün ilk esprileri, ilk kahkahalar ve yola düştük.
Recep Uçağımızın kalkacağı İstanbul?a bir gün önce Antalya?dan uçakla gelmişti.. Havaalanından Tarabya?ya gidiş dönüş iki milyon TL taksi ücreti verince gecelemek için kaldığımız ucuz Vilayetler evinin onlar için hiçbir esprisi kalmadı.
Atatürk havalimanından OA 322 ile havalandık, tam bir saat sonra Atina?nın ılık ve güneşli havası bizi karşıladı?
Herkes memnun, Tümer bir ara kaybolup havaalanındaki bir banka şubesinden Drahmi satın aldı, Yunanlı kazı-kazancıyı bulup ilk drahmileri harcamanın verdiği mutlulukla etrafa neşe saçmaya başladı bile. Nuran çocukluğu boyunca Girit?ten Anayurda göç etmiş anneannesinden duyduğu Rum?ca kelimelerin tüm Yunan ulusunca tekrarlanmasının verdiği sevinçte, Recep el bagajındaki rakılarının firesiz gelmesinin mutluluğunda, Aycan buraya gelmeden önce her gün tek tek istifa eden şirketinin personelinden sonra onu buraya getiren uçağın pilotunun istifa etmemesinin hoşnutluğunda?
Uçağımız aktarmalı olduğu için bu gece Atina?da Olimpic Airlines?ın misafirleriyiz. O geceyi geçireceğimiz Oasis otel?e saat 11?e doğru bizi bir minibüs bıraktı, öğle yemeği saat 14,00 de Türkiye ile saat farkı yok? 14.00?e kadar yemek bekleyeceğimize 350 dolara minibüs kiralıyoruz ve şehir turuna çıkıyoruz. İlk durağımız Akropol, daha sonra Parlamento binasında askerlerin nöbet değişimini izliyoruz. Herkesi değişik etkiliyor Atina?
Ben beklediğimin üzerinde buluyorum? Atina ? Pire 8 km. ve artık birleşmiş, kadınları çok şık ve ?dikkatli? hiçbir şeyi kaçırmıyorlar. Bunu bana çok dikkatli bakmalarından anlıyorum.. Yoksa?.. Aman Tanrım fermuarım..!
Akademi caddesinden on sekiz kere geçtikten sonra ?plaka? bölgesine geliyoruz. Plaka da Bodrum?un, Kuşadası?nın alışveriş merkezleri gibi ama daha küçük ve pahalı.. Pire limanını Paşa ve Türk limanını geziyoruz. Türk limanını adı hemencecik değiştirilmiş. Bizdeki Refahlı Belediye başkanları da aynı zihniyetteler? Halkı çok iyi.. Bize beklediğimiz gibi davranmıyorlar..
Gezimiz bitince restoranda ?makarna çorbası? ve ?rosto?dan oluşan yemeğimizi yiyoruz. Garson hanım Türkçe biliyor.. Türkçesi biraz zor anlaşılıyor ama Tümer?in rakısını istiyor, mevzu kritik olduğu için bu sözlü talebini gayet iyi anlıyoruz? Vermeyenin iki yüzü kara deyip vermiyoruz. Maazallah Afrika?nın ormanlarına balta girmemiş ama bizim rakılar girecek. Recep, Afrika?daki milli parklarda sayısı hayli azalan hayvanları üçer dörder görmek için inatla şişelerle rakı taşıyor?
Gece erken oluyor hemen yatıyoruz hem de 21.30 da? Çünkü uçak sabah 07.00 de kalkacak saat 04.30 a uyandırma yazdırıyoruz ve herkes zamanında uyanıyor.
OA 105 Airbus 600 ile Nairobi?ye yola çıkıyoruz. Yol 5,5 saat sürecek. Kahire, Khartoom, Abusimbel üzerinden Kenya?ya ulaşacağız. Kenya üzerinde epey etüt yaptığım yer.. Etrafında Etopia, Sudan, Uganda, Tanzanya var..
Nüfusu 24 milyon çoğu çiftçilikle geçiniyor. Kırka yakın etnik gruptan oluşmuşlar, resmi dili İngilizce halk aynı zamanda Kiwasili dilini de kullanıyor. Başkenti Nairobi iki milyon nüfusa sahip Dünyanın en büyük ikinci ananas plantasyonu burada.
Havaalanına inince ?VILDIRIM? diye kâğıt tutan siyaha yakın ten renkli biri bizi karşılıyor. Kenya bize vize uygulamıyor. Tüm Avrupalılar vizeye tabi, onlara hava atarak kolayca giriş işlemlerimiz tamamlanıyor.
Bavullarımızı alırken Abercrombie tur yetkilisi bizden adam başı 1117 dolar istiyor. Yazışmalarla önceden hazırlıklıyız ve tur ücretlerini havaalanında veriyoruz. Küçük bir minibüse önce bavullar sonra biz biniyoruz.
Minibüsle uzun bir yoluculuk başlıyor, yol 220 km. ilk durağımız ?Mount Kenya Safari Club? yolda Recep en öne oturuyor. Şoförümüzün adı George, Figen adama hep Peter demesine rağmen adam isminde ısrarlı davranıyor.
Zıplayıp hoplayarak iki şeritli otoban teke iniyor, sonra toprak yola dönüşüyor ve Kulübe vasıl oluyoruz. Kulübü William Holden kurmuş Amerika neresi Kenya neresi.. Otelin girişinde basılı harika bir kitap var, başlığı ?Cennet bulundu? kapağındaki resim burası.
Odalarımız şahane her odada iki yatak prenses yatağı ve köşede şömine. Oda servisimize bakan ?Maid?in adı Helana, şömineyi yakıyor? Buranın yaz mevsimi bizim kışımız, ekvatorda yaz- kış çok yağışlı ve daha az yağışlı mevsim olarak ayrılıyor.. Biz şu anda daha az yağışlı mevsimdeyiz.
Bahçedeki leylek irisi kuşların bol bol resimlerini çekiyoruz, duşumuzu aldıktan sonra tüm grup bizim odada buluşuyoruz. Buranın özelliği akşam yemeğine şort, penye bluz, lastik ayakkabı veya benzeri kıyafetlerle gidilememesi? Geziye çıkmadan önce okuduğum kitaplardan da edindiğim bilgi bu.. Ancak önceden hepimiz sözleşip takım elbise getirmiyoruz. Recep?e de haber vermemize rağmen Recep bunu anımsamıyor ve bu gecelik yemek için ayrı bir bavul getiriyor.
Resepsiyonla görüşen rehberimiz George (Figen?e göre Peter) gömlek ve pantolon ve de lastik olmayan bir ayakkabı ile bizi yemek salonuna kabul edebileceklerini kulübe girer girmez söylüyor. Yemek salonu çok güzel, orkestra harika, yemekler nefis? Önce susamlı bir börek arkasından et suyu daha sonra Nuarımsı bir et yemeği? Aycan rakı şişesini masaya koyuyor, şişenin masamıza konulabilmesi için izin alıyor, ayrıca 300 şilin ödüyoruz. Bizim paramızla 300.000 TL (5 Dolar). Yemeklerin arkasından Kenya kahve likörü hepimizin hoşuna gidiyor ve uykuya çekiliyoruz.
Sabah erkenden etrafı gezmeye gidiyoruz. Milli parklar hemen her yerde var. Amboseli, Tsavo, Mount Kenya, Samburu, Mara ve diğerleri.. En büyüğü Tsavo.. Bu gezide oraya programımız yok.
Milli parklar uçsuz bucaksız ve içinde insan tarafından tehdit edilmeyen hayvanlar doğal, vahşi yaşamlarını sürdürüyorlar. Milli parkların içerisinde safariye gelen turistlerin kalmaları için loca adı verilen konaklama yerleri var.. Locaların etrafları 2.00 m yüksekliğinde 5 - 6 sıralı 15 cm. aralıklı düşük amperli yüksek voltajlı tellerle çevrilmiş.. Vahşi hayvanlar buradan geçemiyorlar. Mount Kenya Safari Kulüp ve diğerleri böyle korunuyorlar. Bu kulüp ayrıca Kenya?nın en lüks ve itibarlı yeri..
Sabah gezisinden sonra 09.00 da minibüsümüz hareket ediyor. Hedef kuzey ve Samburu Milli Parkı, yolumuz 120 km. ancak biz daha uzağa gidiyoruz. Asfalt bitiyor, süratimiz 50 km/saate düşüyor, tıngıldayarak ve de dangıldayarak Milli parkın kapısına geliyoruz. Kapıda bizi babun maymunlar sürüsü karşılıyor.. Minibüsümüzün tavanı yukarı doğru kalkıyor herkes ayağa kalkıp fotoğraf çekebiliyor. Kapıyı açıp aşağı inmek hayvanlara kabuklu kabuksuz yemiş vermek salona şişe sokmak yasak?
Her şey doğal, doğal hayatı bitek Tümer bozuyor. Tahtakale?den aldığı kaptan Flint?in dürbünü iç içe geçmiş silindirlerden oluşmuş dev bir anten gibi, onu açınca ormana yabancı cisim girmiş oluyor.. Hayvanlar ürküyor ama o halinden hayli memnun..
Otele çeşitli hayvanları ara ara görerek varıyoruz. Otelin adı Samburu İnterpıds Club.. Giriş harika dik eğimli saz bir çatıdan oluşmuş büyük bir Lobby.. Resepsiyondaki çocuk Latal bize otelin kurallarını anlatıyor.. Tek dikkatimi çeken elektrik kesintisi. Ormanın içerisinde elektrik yok. Jeneratör var gece 24.00?den sabah 05.00?e kadar elektrik kesiliyor.
Otele 12.30?da varıyoruz. Herkes acıkmış yemeğe saldırıyoruz. Recep büyük bir iştahla yumuluyor. Çiğnerken alın kasları hızlı hızlı oynuyor, nefes alışı sıklaşıyor, yüzünde şaşkın bir ifade ile diğerlerinin tabağında artırılan yiyeceklere bakıyor. Bu sırada Tümer Nuran?a Rumca birden ondörde kadar saydırıyor.
Ben yemekten sonra havuza gidiyorum?
Saat 16.00 da safari için tekrar buluşuyoruz. Safaride bu sefer Waterbucks (Türkçesini bilmiyorum) Yavrum Oriks (Nuran taktı bu ismi) çeşitli antiloplar görüyoruz? Bu parkta sayısı 100?ü bulan aslan olduğunu öğreniyoruz. Kılavuzumuz milli parkta en çok fil?den korkulması gerektiğini söylüyor. O sırada gitmekte olduğumuz toprak yolun önüne dev bir fil çıkıyor.. Hayvan bizi görünce hızını artırarak dev kulaklarını zıplatarak üzerimize geliyor.. Minibüs şoförümüz ve kılavuzumuz George telaşla geri vitesine takıp geri geri götürüyor bizi.. Üzerimize gelen iri fili durdurmak mümkün değil. Herkes George?un telaşına bakarak korkulması gereken bir durumda olduğumuzu anlıyor.. O sırada dev yaratık birden soluna dönüyor ve uzaklaşıp gidiyor bizden.. Bu kararında eminim Tümer?in o an ortaya çıkan ?Kaptan Flint ? dürbününün rolü büyük..
Zürafalar, Babunlar derken şansımız yaver gidiyor, dere kenarında dişi aslan sürüsünü yakalıyoruz. Tüm minibüsler burada toplanmış,zaten turistlere hayal kırıklığı yaratmamak,?Big Five ? denilen (Fil,Aslan,Leopar,Gergedan,Bufallo) hayvan gurubunu görmelerini sağlamak için her kılavuz birbirine telsizle haber veriyor,?Burada şu hayvan var? diye.. Aslanlar 60?70 m. mesafede kumda yuvarlanıp oynaşıyorlar, tam 11 tane? Erkekleri kim bilir nerede? Civarda kahve falanda yok ama..
Akşam yemeği saat 20.00?de. Yemekte patates çorbası ve et var. Rakı şişesinin masaya koymak için bir 300 şilin?de buraya ödüyoruz. Bir büyük rakı ile sekiz kişinin çakır keyif olmasının sırrını anlamayan garson şişe bitince içini kokluyor. İşte diyorum garsona Rakı?nın kerameti bu, bir şişeyi aşağıda akan nehir?e döksen tüm hayvanlar aslan kesilir?
Odalar çadır şeklinde iri bir cibinlik gibi, her tarafı sinek girmeyecek şekilde tüllerle kaplı, resepsiyondan epey uzak. Kilit yok fermuar var.. Fermuarlarda çadırın ana gövdesine iple bağlanıyor içeri maymun girmesin diye.. Namussuz maymun fermuarı açabiliyor demek.. Merak etmesinler yakında düğümü de çözer.
Çadırın altı da tüm kapalı, ortasında güzel bir yatak var tam üzerinde yataktakileri serinletsin diye pervane dönüyor. Tuvalet + duş çadırın içerisinden çadırın içinde taş bir duvar ile ayrılıyor. İçeride bir de el feneri var..
Sabah erken kalkmak için gece uykuya çekiliyoruz. Tüm misafirler çekilince vahşi ormanın müthiş sesleri başlıyor.. Yüz metre ilerideki bir vahşi hayvan sesi sanki yatağın altından geliyormuş gibi bir his veriyor insana? Bu seslere güçlü bir vahşi hayvan sesi horlaması karışıyor tam ormanın tüm seslerini bastıracak ?öhö? diye bir bayan öksürüğü ile kesiliyor, belikli bir horluyor eşi de ?yahu uyuyan halka yazık? diye kocasını uyarıyor? Önce Allah var. Şüpheler Recep?te toplanıyor ama sabah Tülin aynı şekilde öksürünce uykusunu almış sevimli aslan?ın Aycan olduğunu anlıyoruz. Vınlamalar, tıslamalar, homurtular, viyaklar, ciyaklar, gulu gulular arasında sabahı buluyoruz. Sesler gerçekten ürkütücü..
Sabah 06.00 da çadırımıza bir gece evvelden söylediğimiz çayımız geliyor ve safariye çıkıyoruz. Bu sefer hedef otelin önünden geçen nehrin karşı kıyıları.
Tüm locanın etrafı burada da elektrikli tellerle çevrili.. Ancak gece elektrik kesilince bu önlemimizde kalmıyor anlaşılan. Bir de nehir tarafında tel yok ?nehri geçen hayvan kampa girmez !? diyor George.. Bence yanlış çünkü her hayvan nehri geçebiliyor çünkü çok sığ.. Vahşi hayvan ne bilsin karşı kıyıda kulüp var?..
İlk başlardaki şaşkınlığımız safari sürdükçe azalıyor daha dikkatli hayvan gözlüyoruz. Buradaki karınca yuvaları 1,5 ? 2,0 m. yüksekliğinde 3 m. çapında binlerce karıncanın içeriden çıkardığı kıpkırmızı topraktan oluşmuş, adım başı bunlara rastlıyoruz. Figen bunları merak ediyor ben de bunların ?gergedan pisliği? olduğunu söylüyorum. Figen heyecan içerisinde gruba bunu anlatıyor, herkes gülünce ?aşk olsun Yıldırım? diyerek gırgıra katılıyor? Gergedanın yarısı büyüklüğünde bir halt işleyemeyeceğini o da anlıyor?
Recep safari şaşkınlığından kameraman niteliğini kaybediyor. Mesela filin burnunun dibinde bekliyoruz herkes çekeceğini çekmiş minibüs tekrar çalışıp giderken ?tüh yahu tam çekecektim? deyip ayağa fırlıyor.
Birde havuz kenarında yuvası bulunan başı lacivert, kolları kırmızı, vücudu yeşil bir kertenkele var, günlerdir Recep onu gözlüyor. Ağzı sulanarak videonun vizöründen bakıyor ona zumluyor hayvancağız başına geleceğinden habersiz ona poz veriyor, başını yukarı-aşağı yukarı-aşağı oynattıkça zaten kilosu nedeniyle mimli ve bu gezide de iştahı daha da açılan Recep yutkunuyor. Tümer?le işaretleşip kertenkeleyi yalnız bırakmama kararı alıyoruz.
Safari sonrası (Burada safariye Game Drive deniliyor.) kahvaltı, havuz sefası ve öğlen yemeğine gidiyoruz. Öğlen yemeği bezelye çorbası, et ve tavuk. Yemek sırasında Aycan?ın çektiği videoyu masada izliyoruz. Aycan kamerayı flit sıkar gibi kullanmış değişik bir çekim tarzı var ?filden kaçarken araba geri geri gitti ondan ? diye izah etse de kordelanın tümünde aynı ?aerosol? tekniği hakim, mesela ortada bir fil veya zürafa var kamera sağa-sola sola-sağa sertçe hareketlendiriliyor, obje şayet kareye girerse bu sefer aşağı-yukarı yukarı-aşağı fırçalanıyor bu arada otlar yollar devrilmiş ağaç kütükleri çok kısa sürelerle ekrana geliyor.. Tekniği çok değişik, ancak kaydedilen seslerden geziye katılanların hangi olayı yaşadığı anlaşılabiliyor sadece sesleri karıştıramamış filmi çekerken.. Gözünü makineye koymayıp sinemada ?yer gösterici? gibi makineyi eliyle ileriye uzatması bu arada başıyla başka bir yerlere bakıyor gibi yapıp gözüyle başka taraflara bakması kolay elde edilebilir bir çekim tekniği değil..
Öğleden sonra safariye çıkıyoruz bu sefer hedefimiz çita.. Çita düz sahada avlanıyor leopar ile farkı burada. Bütün safari arabaları bir araya toplanıyor, Sanki Keçiören minibüs durağı gibi ve çitanın başını görüyoruz, herkes görüyor bir tek Nuran göremiyor. Türk filmlerindeki Hülya Koçyiğit?i oynuyor sanki.. Göremiyorum göremiyorum diye hepimize vicdan azabı çektiriyor. Millet ona yardımcı olmaya çalışıyor.. ?İşte Nuran! Bak şu çalının arkasında bıyığını oynatıyor???O kuyruğu değil Nuran orası çalılık..?
Ama şans bir kez daha bizden yana bu sefer çitayı tüm vücudu ile tekrar görüyoruz hem de yola daha yakın bir yerde. Bir de dönüşte tek başına yürüyen dişi aslana rastlıyoruz, aslan umarsız ve kayıtsız minibüstekiler onu heyecanla izleseler de o başka yerlere bakıyor. Dönüşte Serena Lodge?a uğruyoruz. Burası bizimkinden bir - iki yıldız daha yüksek? En azından telefonu var? Evlerimizi arıyoruz herkes yakınlarına haber veriyor ben Işıl?ın dikkatini çekmek için ?her yerden aslan çıkıyor? diyorum o benim ilgimi çekmek için ?Türkçe?den 8 aldım? diyor. Kaancığımda bizi merak etmiş Allah ayırmasın..
Akşam yemeğinden sonra yatıyoruz, sabah erkenden yola çıkıyoruz. Geldiğimiz yoldan geri döneceğiz? Isiolo?dan Mt. Kenya safari kulübü?nün yanından Nanyuki?ye geliyoruz. Burası Ekvatorun tam geçtiği nokta. Buradan geçtiğimize dair 200 Ksh?e sertifika alıyoruz. Hanımlar alışverişte erkekler Dünyanın tam ortasında olmanın heyecanında buraya özel bir ?gösteri? başlıyor. Ortası delik bir kabın içine konulan su Kuzey yarım kürede saat istikametinde, Güney?de ise saat istikametinin tersine dönerek yere akıyor.. Tam ortada ise hiç dönemeden dümdüz aşağı akıyor, çok ilginç! Bir adım atıp kuzey yarımküreye,bir adım geri atıp güney yarımküreye geçiliyor ve bu ilginç deney bir metre içerisinde gözlemlenebiliyor..
Oradan öğle yemeğine Lake Nakuru Lodge?a geliyoruz, öğle yemeği burada? Nefis patates-patlıcan ve beşamel soslu musakka var yemekler güzel ve açık büfe. Yemekten sonra Afrika tip kamış çatılı ?bungolow? ların arasında geziyoruz ve saat 15.30 da safariye yöneliyoruz. Hava kapalı ve hafif yağmurlu.. İlk gergedan daha sonra bufalo görüyoruz. Bufalo?lar için çok tehlikeli olduğunu söylüyorlar.. Hele tek olursa saldırganlaşıyormuş. Bendeki izlenimi çok sakin, inek irisi bir hayvan oluşu. Afrika Bufaloları Amerikadakilerinin görünüşünden çok farklı..
Kısa süren turumuzdan sonra Lake Naivasha?ya geliyoruz. Buradaki otelimiz yine aynı isimde ve 12 odalı, 1 ve 2 de biz ve Recepler, 9 ve 10 da Tümer ve Aycanlar kalıyorlar. Bizim oda büyük, otel evden bozma odamızdan koridorla tuvalete oradan koridorla banyoya geçiliyor. Banyo ile WC?nin birleştiği yerden Receplerin odaya geçiliyor.. Tüm kapılar açılınca receplerle ayın tuvaleti kullanıyormuş hissi oluşuyor. Aslında Receplerin ayrı banyosu var ama biz onu gizleyerek Tümer?e Receplerle tuvaleti ortak kullanmak zorunda olduğumuzu söylüyoruz. Onun hayreti ve halimize gülmesiz bizi de güldürüyor.
Akşam yemeğini yiyor ve uzun süreden beri ilk defa TV seyrediyoruz. Gece yatarken otelin 50 m. önünde bir bufalo geliyor, hayvan yine çok sakin, ineksi bir şekilde ot yiyor ama yine onu tanıyanlar çok heyecanlı, bekçilerin silahı yok.. Vahşi hayvanı öldürmenin büyük cezası var. Tek silahları cep feneri ve sopa ile taş atmak. .. Heyecan arıyoruz, bufalo otele saldırsın istiyoruz ama olmuyor çaresiz uyuyoruz.
Sabah kahvaltıya 07.00 de gidiyoruz, kahvaltı ilk görünüşte zayıf Tümer?in tabağında kesmeşeker büyüklüğünde tereyağı ve güvercin kakası büyüklüğünde iki reçel damlası var ama daha sonra meyveler, yumurtalar geliyor ve Lake Naiwasha otelini terk ediyoruz.
Herkesin söylediği 20 km. lik ? korkunç? diye adlandırılan bir yol var 1,5 saat sürdüğü söyleniyor. Haritayı inceliyoruz, günlerdir bize söylenen ve sıkıntısı içimize giren yolun farklı bir alternatifi olduğu ortaya çıkıyor. Yollarda kilometre işaretleri yok, şoförün tahmini kilometreleri var. Yolun bitiminde Masai Mara?ya geliyoruz, otelimiz Sopa Lodge? Geldiğimiz yola göre biraz yukarıda dağın eteklerinde gözüküyor. Kamıştan çatılı, Afrika stili epey büyük bir loca, odalar 49,50,51 ve 52 numaralı. Bavulları bırakıp öğle yemeğine koşuyoruz yemekler fenaya benzemiyor; böbrek, et sote, balık köftesi, makarnalar, mercimek ve açık büfe. Saat 16.00 da yola çıkıyoruz.
Safari için Mara bölgesi çok yeşil düz alanlardan oluşuyor. George, Mara?nın manasının savan ve çalılık olduğunu söylüyor. Bu bölgenin sahipleri Masai?ler son derece savaşçı bir ırk.. Ellerinde mızraklar üstlerinde kırmızı pelerin ayaklar, eller çıplak doğa ile savaşıyorlar. Birde kulak memelerini delip aşağı sarkıtmışlar. Delik, çiftlik süt şişesinin ağzı kadar. Masai Mara kampının girişinde bizi ilk karşıladıklarında şaşkınlığımız yerini kendimizi savunmaya bırakıyor, Masailer inanılmaz pis kokuyor. Minibüsümüzün pencerelerine doluştukları anda içeriyi sinekler basıyor, erkek mi kadın mı anlayamadığımız tipler ellerinde kendi yaptıkları takılar bir tanesinin dudaklarında tezek yapışmış korkunç bir koku.. Bunların resimlerini çekmek yasak ancak izin alıp para öderseniz müsaade ediyorlar. Bir avlunun etrafında kurulu evleri var daire şeklinde ortada köyün inekleri vahşi hayvan saldırmasın diye tam bir gözlem altında.
Günde bir öğün kan-süt karışımını içiyorlar birde çiğ et yiyorlar. İhtiyaçlarını etraftaki çalılıklarda görüyorlar onları da köyün köpekleri yiyor.
İlk gün safarimiz bereketli? Bir çita görüyoruz birde buralarda pek ender görülebilen leopar. Leopara ağacın tepesinde dinlenirken rastlıyoruz. Bir Gazel?i parçalamış sakin sakin ağacın tepesinde dinleniyor.
Dönüşte yağmur başlıyor.. Otele döndükten sonra rakı faslı ve yemek?
Yemekte Nuran ve Recep kaldığımız otelin önüne gelen sırtlanları beslemeye gidince tatlılar sahipsiz kalıyor. Tatlıların yarılarını Tümer ile yiyoruz. Yediğimiz anlaşılmasın diye yenen kısmına karpuz yaslıyoruz olmuyor üzerlerine çiçek dikiyoruz. Artık zapt edilemez bir haldeyiz birde üzerlerine acılı ketçap döküyoruz. Millet sırtlan beslerken biz Nuran ile Recep?i beslemenin heyecanındayız. Tümer yerinde duramıyor. Korkunç tuzağı anlaşılmasın diye tabağındaki pasta parçalarını öne alıyor, sağa çekiyor gözü de tuzağa düşmek üzere olan Recep?in tabağında. Aycan o sırada ayağa kalkıp ilk defa kamerasını gözüne koyup olayı görüntülüyor. Nuran hiç şüphelenmiyor önce süslere gülüyor ve ilk çatalı ağzına götürüp birden espriye katılıyor. Tümer ise gülmekten katılıyor.. Emeline kavuşmuş olmanın mutluluğunda olayın keyfini kahve içene kadar çıkartıyor.
Bu gün ayın 21?i Masai Mara?da son günümüz. Sabah kahvaltıdan sonra timsah ve hipopotam görmek üzere yola çıkıyoruz. Epey gittikten sonra dün gece yağan yağmur nedeniyle balçıklaşan yolda devam edemeyip geri dönüyoruz. Giderken yolda beş aslan üç bufaloya yaklaşırken görüyoruz. bufalolar sakin sakin otlarken birden dev başlarını kaldırıp havayı kokluyorlar etraftaki gazeller, geyikler, oriksler hareket halinde olay mahalline doğru koşuyorlar.. Hani bizde kavga çıkınca meraklılar doluşuyorlar ya onun gibi bir şey. Birden iki aslan öne fırlıyor. Bufalolar dev cüsselerine rağmen geri dönüp kaçmaya başlıyor. Aslanla aralarındaki mesafe gittikçe daralıyor müthiş bir final, can pazarı heyecan ile izliyoruz.
Koşu üç yüz metre sürüyor, aslanlar kesilip duruyorlar. Bufalolar kayboluyor. Allah'tan Recep bu sahneyi görüntüledi.
Dönüşte Keekorok Lodge?a uğruyoruz. Burası Kenya?nın en iyilerinden Jimmy Carter ve bir sürü ünlü burada kalmış. Küçük uçaklar için pist çok yakın. Aksi halde koskoca Amerika Cumhurbaşkanı minibüste beş saat tıngırdayarak buraya gelmez. Balon safarisi sabah 06.00 da başlıyor 08.30 da bitiyor. Kişi başı 360 dolar. Locanın dükkânını adeta yağmalıyoruz. Öğlen yemeğinden sonra program bir Masai köyünü gezmek, herkes nelerle karşılaşacağının merakında?
Ve? Masai köyündeyiz. Köye girmek adam başı 500 Khs.. Biz girince köye, kadınlar erkekler milli kıyafetleri ile dökülüyorlar ortaya.. Yerler tezek ve inek pisliği ile çamur karışımı dolu? Erkekler ortaya toplanıp hep bir ağızdan şarkı söylüyorlar, bir tanesi de ortalarında zıplıyor. Yüze yakın kare çekiyorum. Bir ara bir Masai kulübesi geziyoruz. İki oda bir de inek odası olan in gibi bir yer; odaların birinde ancak anne-baba yatıyor diğerinde çocuklar, tam bir kişinin sığacağı büyüklükte, yükseklikte yok. Ayakta duramıyorsunuz etrafı tezekle sıvanmış üzeri kil ve kamış. Kulübeye girerken içeri direk hava akımını kesmek için S çizilmiş iki gözlü bir labirentle içeri giriliyor. İçeride yanan ateşin insanları zehirlememesi için 10 cm x 10 cm ebadına yan duvarı delmişler ve buraya bir baca yapmışlar..Masailerin içlerinde çamaşır yok, çıplak tene kırmızı çarşaf sarıyorlar.. Köyün içinde yerde hediyelik eşya satıyorlar hepside normalin üzerinde fiyatlı.
Kenya?nın kuzeyinde, Viktorya gölü yanında yer alanTurkana bölgesindeki yerlilerin hiçbir şey giymediklerini öğreniyorum. Samburu?ya 350 km mesafe.. Bir daha Kenya?ya gelirsem özellikle bu bölgeyi programıma alacağım.
Otele dönünce havuza giriyoruz. Tam Recep ile Nuran gelince yağmur başlıyor o da ayrı bir gırgır katıyor geziye. Hele hele Sevgi ile Tümer?in yağmur altında şemsiyeli Yunan askeri disiplini ile şampuan değiştirme sahnesi görülmeğe değer diye resimliyoruz.
Akşam yemeğinde folklor gösterisi var. Masailer zıplıyor hopluyor ve biz filmlerini çekiyoruz.
Sabah 06.30 da kahvaltı ve Narok üzerinden Nairobi?ye dönüyoruz. Programda öğlen yemeğinde Dünyaca ünlü ?Carnivore? restoran var. Buranı özelliği her türlü etin ızgarası olması. Tavuk, biftek, sosisten sonra zebra, timsah, devekuşu eti geliyor. Yemek sonrası programın bitmesi nedeniyle artık bizden ayrılacak olan George?a 4000 Khs bahşiş veriyoruz yaklaşık 80 USD. Normal bahşiş 40 USD pek memnun olduğunu sanıyoruz.
Nairobi de programımız bitiyor, Uçakla Mombasa?ya gidiyoruz. Mombasa?ya indikten sonra havaalanından 45 dakika süren bir yolculuk sonrası Serena Beach Hotel?e geliyoruz. Otel Arap mimarisi ile yapılmış? Kapıda bir bedevi bavullarımız alıyor. Palmiyeler ve Hint okyanusu, hemen okyanusa dalıyoruz. Su ılık, duş ılık, gece sıcak, ancak çok kalite restoranları var. Akşam yemeğine Recep don?a benzer bir şeyle gelince restoran idaresi onu nazikçe uyarıyor. Oda gezinin son gününde bulabildiği en şık kıyafeti ile yemeğe katılıyor. Yemekte ?Naıwasha wine? içiyoruz. Tümer?e iki gündür rüyalarımızda gördüğümüz ?Orhen Thurramen? şakası hazırlanıyor. ?Yemez? ama iki dakika sersemletir oda Nuran?ı tatmin eder düşüncesindeyiz.
Sabah 07.00 de kalkıyoruz. Tümer?in sindirim sistemi bozulmuş. Recepte de zebra ve timsah etinin aynı etkiyi yaptığı tespit olunuyor. Aycan?da ?tık? yok çünkü sindirim sistemini bozacak etin gidebileceği bir ?merci? yok.. Tüm sistem yıllarla değişmiş, çenesinin altından çıkan eğri bacaklarının arasından geçip ensesine birleşmiş bu ?armudi? topun içinde herhalde mutasyona uğramış organlar var.. Ağız boşluğundan buraya besin ve rakı gönderiliyor ve ağız tabir edilen delikten arada bir ?Hayret bir şeysin? ve ?Tümööör? diye sesler çıkıyor.
Sabah kahvaltısından sonra otelin hemen arkasındaki dükkânlara gidiyoruz. Yolculuğun başından beri ?Alışverişi Mombasa?dan yapalım en ucuz yer orası ? önerimin haklılığı teyit ediliyor. Yaptığımız alışverişlerde aile başı 200?er dolar fazladan verdiğimiz küçük hesaplamalarla ortaya çıkıyor.
Receplerle birer heykel alıyoruz. Heykellerin ? üro genital? sistemleri ?olağandan oylumlu?. Güzel paketleniyor ve otele dönüyoruz. Bu arada lüzumlu lüzumsuz alışveriş krizi devam ediyor, ben bir kristal kül tabağı alıyorum. Daha mani olunmasa Sevgi?nin aklında ?tabure? var.
Otelde herkesin niyeti dinlenerek akşamı bulmak.. Bir Hint okyanusuna, bir havuza giriyoruz. Okyanustaki ?met? olayı çok ilgimi çekiyor. Deniz iki kilometreye yakın çekilmiş ?çekilme? olayında kimse çekilen denizin altında dükkânlar olmadığı için ilgi göstermiyor. Bir tek Nuran ve ben bu müthiş coğrafi olayı yaşıyoruz. Okyanusun boş tabanında yürüyoruz? Sonra 14.00 e doğru sular milim milim gelmeye başlıyor ve 16.00 ya doğru kayıp sular geri dönüyor.
Dönüş uçağımız bir ?fokker 50? pervaneli, Figen?in korkulu rüyası.. Ama o da yolculuk sonunda pervaneli uçağa güvenoyu veriyor. Nuran?dan da öğrendiğimize göre her yolculuktan önce ve esnasında otuz üç kere kulv_u Allah ve elham okuyor. Herhalde ileriki yoluculuklarda kucağında küçük kamp tüpleriyle ?helva kavurup? hostesler aracılığı ile dağıttıracak?
Ancak Nairobi havaalanında ikinci bir sürpriz bizi bekliyor. Nairobi ? Mombasa arasında kokuları çalınan Aycan ve Figen?e bu sefer Nuran?ın ütüsü ekleniyor.. Herkesin çantası didiklenmiş.. Müthiş sinirimiz bozuluyor durumu maymun suratlı yetkililere aktarıyoruz. Bu çok basit hırsızlık olayı adamların zekâ barikatlarından geri dönüyor. Bu maymun benzeri adamların pantolonlarının içine kuyrukları olduğuna eminim. Nuran ve Figen havaalanı polisine gidiyor. Amaçları Kenya?yı onurlu bir ulus haline getirmek. Recep, bir insanın yüzüne küfür edip hır çıkmamasının zevkini yaşıyor. Bu arada üç bavulumuz bir sonraki uçakla geliyor. Allahtan her saat başı uçak var ve OA 106 uçağını beklemek için nasıl vakit geçirsek telaşımız son buluyor. Uçakta yer olmadığı için üç adet first class bileti için çekilen kurayı Aycan kazanıyor. İkinci kurayı tüm grup çekmeyi reddediyor ve Sevgi ile beni büyük bir özveri ile first class?a gönderiyor. Kendimi çok rahatsız hissediyorum. Ama asıl rahatsız olan Tülin, Tümer ve Figen? Tuvaletin önündeki koltuklara düşüyorlar. Tüm yolcular sabaha kadar tuvalete giriyor ve sifon çekiyor. Uçağın sifonu vakumlu müthiş bir emme gücü ile çalışıyor ve sesi uçağın önüne kadar geliyor.
Sabah saat tam 06.00 da Atina?ya iniyoruz. Atina?dan 07.30 da havalanıyoruz sabah 08.30 da İstanbul?dayız. Hemen bağlantılı uçakta yer buluyoruz. Recep ve Nuran?ı İstanbul da bırakmak çok zor geliyor, onların uçağı akşam 18.00 de? Biran önce kızlarına, evlerine kavuşmak arzusundalar.. Ayrıldığımıza çok üzülüyorum ama yapacak bir şey yok?
Güzel bir gezi böyle bitiyor. Tanrı tekrar nasip etsin? Bundan sonra genel istek tekrar Karayip adaları. Çocukları Disney World?e götürmekte var..
Kasetler seyredilip fotoğraflara bakıldıkça bu gezinin güzelliği anlaşılacak.

Yıldırım Tuna
25 Şubat 1996

Syndicate content